|
Arap dilinin ilginç kelimelerinden biri olan ‘nifak’ın
kök fiili ne-fe-qa, bir şeye rağbet çok olmak, alış verişin çok olması;
tükenmek, azalmak; ruhun çıkması; azık tükenmek, tavşan deliğinden
çıkmak ya da deliğine girmek gibi anlamlara gelmektedir. İlginç olan,
‘infak’la ‘nifak’ın aynı kökten türemiş olmasıdır. Halbuki infakla nifak
birbiriyle alakasız, hatta birbiriyle zıttır. Şu var ki, infak kelimesi,
‘if’al’ vezninden yani ‘en-fe-qa’ kalıbından türerken, nifak ve münafık
kelimeleri ‘nâ-fe-qa’ vezninden elde edilmektedir. ‘Nifak’ kelimesi,
‘münafıklık’ anlamı yanısıra, ihtiyaçlara sarf olunan şey anlamına da
gelmektedir.
Nifak kelime olarak, dışarıya içindekinin zıddını yansıtmak, olduğundan
başka türlü görünmek demektir. Arap tavşanı (tarla faresi de deniyor)
iki delik ediniyor, birini gizli tutuyor, tehlike anında, yüzeye yakın
bir yerde kazıp gizli tuttuğu ikinci delikten çıkıp gidiyor ve
dolayısıyla, ona gelen düşman, izini bulamıyor. Bu durumu Araplar
‘nâ-fe-qa’ fiiliyle anlatıyor.
Rağıb İsfehani ‘nifak’ı, "Şeriata bir kapıdan girmek ve bir başka
kapıdan çıkmak" diye tanımlamaktadır. Bu nedenle Kur’an "münafıklar
fasıkların ta kendileridir" buyurmaktadır, yani onlar "Şeriat’dan çıkan
kimseler"dir.
Kur’an’da kavram ve konu olarak ‘nifak’ Bakara, Al-i İmran, Nisa, Enfal,
Tevbe, Nur, Ahzap, Haşr, Fetih, Münafikun gibi Medenî surelerde
işlenmektedir.
Malum olduğu üzere, İslamî tebliğin Mekke döneminde nifak diye bir olgu,
‘münafık’ adında bir insan tipi bulunmamaktadır. Nedeni basittir: Mekke
döneminde Rasulullah (a.s). toplum beyninde bir otorite değildi. İslam’ı
kabul etmek zorlu bir iş, bedeli oldukça ağır olan iradî bir seçimdi.
İnsanlar ya tamamen iman etmekte, ya da hiç iman etmemekteydiler. İman
eden mü’minler (Hucurat suresindeki tanımlamayla, "kalplerine iman tam
olarak yerleşmiş" bulunanlar), iman etme yönünde değil, etmeme
doğrultusunda icbar ediliyorlar, pek büyük sıkıntı ve işkencelere maruz
kalıyorlar, kelimenin tam anlamıyla, imanlarının bedelini ödüyorlardı.
Bu da bize, bedeli ödenmemiş imanın iman olmadığı yolunda bir ders
vermektedir. Mekke’de, can güvenliği olmayan kimsesiz mü’minler bile,
ölümleri pahasına iman etmişler, imanı hiçbir şeye değişmemişlerdi. Ölüm
tehlikesine karşı çok az kere imanlarını gizlemek zorunda kalmışlarsa
da, imanlarından hiçbir şey eksilmemişti. İslam’ı din olarak kabul
etmenin bir ölüm-kalım meselesi olduğu böyle bir vasatta, mü’minlerin
içinden, iki yüzlülük yapacak, nifak çıkartacak birilerinin çıkması
elbette beklenemezdi.
Mekke döneminde nifak hareketinin oluşmamasının önemli bir nedeni de
şudur: Mekke müşrikleri ilk başlarda Muhammed (a.s)’ı gereği kadar
ciddiye almadılar. Mekke sokaklarında Peygamber (a.s)la karşılaşınca,
birbirlerini dürterek: "Allah’ın gönderdiği peygamber bu mu?!" diyerek
alay etmeleri (25/Furkan, 41) bunu göstermektedir. Aslında bu, öteden
beri kafir kavimlerin sünnetidir. Bütün peygamberler bu şekilde
küçümsenmişlerdir. (Bkz. 6/En’am, 10; 13/Ra’d, 32; 15/Hıcr, 10-11 vb..).
"Ebu Talib’in yetimi"nin güçlenerek şirke dayalı Mekke aristokrasisini
ortadan kaldıracağına inanmadıkları, bu dinin ileride başlarına bu kadar
‘büyük belalar’ açacağını kestirememiş oldukları için, nifak yoluyla
Nebevî hareketin önünü kesme yoluna gitmediler. İslamî risaleti,
bükülmeyecek bir bilek olarak görmedikleri için, onu öpmeyi akıllarından
geçirmediler.
Şu halde Mekke dönemi, müslümanlar için dünyevi anlamda refah, zenginlik
(nîmet) değil, sataşma, küfür, mahrumiyet, kovulma, taşlanma,
hırpalanma, ambargo, işkence, etrafının boşaltılması, can emniyetinin
olmaması, kısacası külfet demekti. Bütün bu imtihan safhalarından
alınlarının akıyla geçen, her şeye rağmen, Muhammed (a.s)’ın yanını,
imanı tercih eden mü’minlerin, "nifak çıkartmaları" hiç kimsenin aklının
köşesinden bile geçmezdi.
Hicret sonrası Medine’nin durumu bu bakımdan Mekke’ye hiç
benzememektedir. Medine döneminde İslam’ın Nebevî merkezli siyasi bir
güç haline gelmesi, kişiliksiz bazı kimselerin ‘nifak’ yolunu
seçmelerinde esas belirleyici unsur olmuştu. Medine’de, Arabistan
Yarımadası’nın ortasında yeni bir nizam, yepyeni bir hayat kurulmuştu.
Eski Yesrib, şimdi ‘Medinetü’n Nebî’ (Peygamber’in Şehri) olmuştu. Artık
müslümanlar burada bir otorite olmuşlardı. Bu yeni durum aynı zamanda,
altının ateşte eriyip de curufu bir yana, saf altın bir yana ayrışması
gibi, şerefli insanlarla, şerefi, develerin üstündeki ticarî emtiası
olduğunu açıkça itiraf eden insanların; mü’minlerle kafirlerin,
mü’minlerle münafıkların ayrıştığı bir dönem demekti. Hasılı, İslamî
otoritenin olduğu yerde nifak da baş göstermektedir. Yani nifak
Medine’de, Şehir’de, medeniyetleşildiği yerde ortaya çıkmaktadır. Bunun
sebebi de gayet basittir: Peygamber’in Şehri’nde söz Peygamber’den
dinleniyordu. Artık müslümanları herkes ‘adam’ yerine koymak
mecburiyetindeydi. Medine’nin büyük Yahudi kabileleri bile Rasulullah’la
bir sözleşme (vesika) imzalamak zorunda kalmışlardı. Bu vesika,
müslümanların, İslam-dışı ve karşıtı güçleri bir anlamda teslim almış
olmalarının belgesidir. İşte, İslam’ın tam bir otorite olduğu Medine’de,
müslümanları siyasi ve askeri kanalla alt etmekten ümidini kesen
kafirler, ya teslim olmak, ya da ‘düşman’ safında yerlerini almak
zorundaydılar. Kafirlerin bir kısmı bunu yaptı. Hiçbir zaman canlarının
ve mallarının kıymetini bilmezlik(!) etmemiş kimseler olarak, asla böyle
bir riski göğüsleyemeyenler ise münafıklar olarak ayrıştılar. Bundan
sonra yapılacak en iyi şey, gerçek kimliğini gizleyerek
müslümanlardanmış gibi görünmek, asıl ve gerçek inancını devam
ettirmekti. Aynı zamanda, dahili ve harici kafir güçlerin müslümanlar
aleyhindeki plan ve projelerinin maşaları olacaklardı.
Şunu en başta ve açıklıkla belirtmek gerekir ki, münafıklar kesinlikle
mü’min değildir. Çünkü Allah’a iman etmemişlerdir. Sadece maslahat
gereği ‘müslüman’ görünürler. Kimlik belgelerinde ‘dini?’ hanesinde
‘müslüman’ yazdırırlar. Müslüman bir cemaatin içinde yer almakta,
müslümanların mescidine uğramakta, müslüman gibi selam vermekte,
müslümanların gündemlerine (savaş gibi) burunlarını sokmaktadırlar.
Hatta bu gündemlerde, çok hararetli bir biçimde, en ciddi çıkışları da
yapabilmektedirler. (Mesela, Peygamber’e savaş konusunda bir ayet gelse
de savaşsak! çıkışı gibi. Bkz. 47/Muhammed, 20-29). Yani münafıklar,
bağlayıcılığı uzak erimli görünen, söylemde parlak fikirlerle
müslümanların dertlerine ortakmış gibi yapmaktalar. Kısacası
‘müslümanmış’ gibi davranmaktadırlar. Ama iş ciddiye binip de,
kafirlerle savaşılması gündeme geldiğinde asıl renklerini belli
etmektedirler.
Kur’an münafıkları "İman ettikten sonra kafir olmak"la suçlar (9/Tevbe,
66; 63/Münafikun, 3). Bunlar aynı zamanda fasık kimselerdir. Çünkü
dilcilerin tanımladığı gibi, münafıkın, tarla faresi misali iki kapısı
vardır. Birinden müslümanlarla ilgiyi sürdürürken, öteki ve asıl
olanından kafirlere yakınlığını korumaktadırlar. Uhud savaşında ordudan
ayrılan münafıkları Kur’an "O gün imandan çok küfre yakın olmakla"
suçlar (3/Al-i İmran, 167). Münafıkların bu genel sîreti, Ehli
Kitab’tan, "Mü’minlere indirilmiş olana günün başlangıcında inanıp,
günün sonunda inkar edin" (3/Al-i İmran, 72) diyen gruba ne kadar da
benzemektedir! Her iki fırka da bu hareketleriyle, mü’minleri yıpratmak
istemektedirler.
Bir insan eğer İslam üzere değilse küfür üzeredir. Bunlar, "Allah
hakkında kötü zan sahibi" olmak bakımından müşriklerle aynıdırlar
(48/Fetih, 6). Müşrik erkek ve kadınların, münafık erkek ve kadınların
Allah hakkında kötü zan sahibi olmaları, O’nu gereği gibi takdir
edememeleri, tam bir tevhid akidesine sahip olamamaları, Allah’ın
uluhiyetini, otoritesini, kısacası Allah’ın Allahlığını başka birtakım
sanal tanrılarla paylaştırmalarıdır. Bu açıdan münafıklarla müşrikler
arasında bir fark bulunmamaktadır.
Münafıklar Medine’de Rasulullah’a gelerek, "Şahitlik ederiz ki sen
Allah’ın Rasulü’sün" diyorlar. Allah ise onların bu şehadetlerini tekzip
edip yüzlerine çarpıyor (63/Münafikûn, 1). Yalan söylediklerini,
sahtekar olduklarını dünya aleme ilan ediyor. Mürai, iki yüzlü
sahtekarlar! Arz’ın üzerinde debelenen en sefil yaratıklar! Her zaman
iki arada bir derede kalmaya mahkum kişiliksiz, Kur’an’ın enfes
benzetmesiyle, "elbise giydirilmiş kütükler" (63/Münafikûn, 4) misali,
sözde insanlar... Muhammed’in Risaletine iman etmek bu kadar basit
midir?! Allah’ı, Rasulü’nü ve mü'minleri aldatmak bu kadar kolay mıdır?!
Münafıklık bir kişilik bozukluğu, münafık ise ‘hasta’ bir kişidir.
Kişiliği sağlam bir insan, her ne olursa olsun, kendine ait bir fikri
olan ve bu fikrini ciddiye alan insandır. Kişilikli bir insan, ya başka
bir fikri kendi fikrinden daha baskın bulur ve onu kabul eder, ya da
kendi fikrinin doğruluğuna inanmıştır, ona sahip çıkar ve başkalarına da
kabul ettirmenin mücadelesini verir. Münafıkın aşağılık dünyevî çıkarlar
dışında, ne bir fikri, ne de uğruna ölmeyi göze alabileceği bir şerefi
(değerleri) vardır. İşte Kur’an’ın, münafıkları "kalplerinde hastalık
olanlar" olarak tanımlamasını (2/Bakara, 10; 8/Enfal, 49; 9/Tevbe, 125;
33/Ahzap, 12, 60; 47/29) bu şekilde anlamak gerekir. "Kalbinde maraz
var" (fî qulûbihim maradun), yani bunların duygu ve düşünceleri, akletme
yetenekleri bozuktur. Sağlıklı işleyen bir düşünme melekesine sahip
değildirler. Devenin üstündeki ticari malları, bugünkü anlamda milyar
dolarları ve milyar dolarlarla alınabilen ‘az bir dünya metaını’ şeref
zanneden bir kalp elbette hastadır. İnsan dünya malıyla değil, imanla,
fikirle, ahlakla, şeref ve namusla, ölümü pahasına vaz geçemeyeceği
dürüstlük ilke ve erdemleriyle yücelir. Altın ve gümüş insana şeref
katmaz. İşte bunu bilmemek, buna iman etmemek hastalıklı (marazî) olmak
demektir.
Kur’an’a göre münafıklar kesinlikle yalancıdır. Münafık deyince
neredeyse akla yalan gelmektedir. Allah, mescid-i dırarı inşa eden
(9/Tevbe, 107), (Hudeybiye seferine çıkmaktan) imtina edip, "mallarımız
ve ailelerimiz bizi alıkoydu" mazeretini uyduran (48/Fetih, 11) ve
Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna yemin eden münafıkların "yalancı
olduklarına kesinlikle şahitlik" etmektedir (63/Münafikûn, 1).
Münafıklar akıllarınca kurnaz kişilerdir. Halbuki kurnazlık, nihai
anlamda sadece, kurnaz olduğunu zanneden kişinin kendisini kandırdığı
acınası bir kişilik zaafıdır. Kur’an, münafıkların Allah’ı (4/Nisâ,
142), Allah’ı ve mü’minleri (2/Bakara, 9) aldattıklarını sanmaları
vehmine atıfta bulunur: Halbuki Allah’ı aldatmaları asla mümkün
değildir. Münafıklar kendilerini aldatıyorlar fakat bunu bilebilecek
kadar şuurları yoktur (2/Bakara, 9). Münafıkların Allah’ı ve mü’minleri
aldatmalarının anlamı şudur: Bunlar, güya asıl akidelerini gizlemekte,
aslında kafirlere daha yakın oldukları halde, mü’minmiş gibi yaparak,
müslüman cemaatin belasından(!) emin olmakta, hatta birtakım menfaatler
de elde etmektedirler. Mü’minlerin bunların iki yüzlülüklerini
bilmediklerini zannetmektedirler. Oysa bunlar kolayca tanındıkları için,
ne mü’minlere, ne de kafirlere yaranabilmektedirler. Hiç kimse bunlara
güven duymamaktadır. Birtakım sefihçe hesaplar, basit çıkar kaygıları
arasında dolaşıp durmaktadırlar (müzebzebine beyne zalik) (4/Nisâ, 143).
Müslümanların belli ilkeler gereğince kendilerine ilişmemelerine
bakarak, nifaklarını müslümanlara argo tabirle ‘yutturdukları’ zehabına
kapılmaktadırlar. İşte onların, asıl kendilerini aldattıkları nokta
burasıdır.
Münafıklar, mü’minleri değil, kafirleri dost edinmişlerdir. Asıl
dostlukları onlaradır. Mü’minlere karşı, mü’minmiş gibi
görünmektedirler. Fakat kafir dostlarıyla halvet olduklarında, asla
mü’min olmadıklarını, onlarla dalga geçtiklerini, asıl sevgilerinin
kafirlerden yana olduğunu açıkça itiraf etmektedirler. (2/Bakara, 14).
Peki ama kafirlerden nasıl dost olabilir? Kafirin dostluğu, insanı
cehennemden başka nereye götürebilir? İki hastalıklı kalpten bir
sağlıklı kalp çıkmaz ki. Kaldı ki, münafıklarla kafirlerin dostlukları
tamamen çıkar hesabına uyarlıdır. Çıkar ilişkisi bittiği an
birbirlerinin en yaman düşmanı oluverirler. Bu, eskiden böyleydi, şimdi
de böyledir. Münafıkların kafir ‘dostlarına’ yardımcı olmalarının ve
arka çıkmalarının çıkar amaçlı, anlık ve geçici olduğunu Haşr suresinin
12. ayeti de tasrih etmektedir.
Münafıklık ikiyüzlülük ve kaypaklık demektir. Medine münafıkları ehli
kitaptan kafir dostlarına: "Eğer mü’minler sizi buradan çıkartırlarsa
biz de sizinle çıkarız, ya da, sizinle savaşılırsa size yardım ederiz"
tarzında destek sözü vermişlerdi (59/Haşr, 11). Halbuki sadece yalan
söylemekteydiler. Nedeni, ayetin içinde anlatılmaktadır: 1. Kesinlikle
münafıklar, dostları çıkarılsalar, onlarla birlikte çıkmazlar; 2.
Kafirler savaşa girişseler onlara asla yardım etmezler [çünkü canlarının
kıymetini çok iyi bilirler!]; 3. Yardıma kalkışsalar bile, arkalarını
dönüp kaçarlar (59/Haşr, 12).
Eğer ki ‘dost’ demek, veli, yardımcı, insanın iyi ve kötü gününde
yanında olan kardeşi demekse, bilinmelidir ki, münafıkların "Yeryüzünde
ne bir velileri, ne de bir yardımcıları vardır!" (9/Tevbe, 74). İki
yüzlü, çıkarcı, yalancı, kaypak, temel değer ölçüsü para olan asalak
insanlar için kimse fedakarlık etmez.
Bir insanın kafir mi, münafık mı, mü’min mi olduğu, kimleri dost
edindiğinden belli olur. Mü’minler kesinlikle kafirleri dost
edin(e)mezler. Münafıklar ise kafirleri dost edinirler. Kafirler katında
izzet ve şeref ararlar (4/Nisâ, 139). Halbuki izzet ve şeref kesinlikle
Allah katındadır, mü’minlerdedir (4/Nisâ, 139; 63/Münafikûn, 8).
İnsanlar Allah’la olan rabıtaları nisbetinde şerefden pay sahibi
olurlar. Kafirlerin bu anlamda şerefleri yoktur; münafıklar ise onlardan
daha aşağıda (esfel) bulunmaktadırlar.
Allah’ı aldattıklarını zanneden, Rasulullah’a (a.s) gelerek, "Şahitlik
ederiz ki sen Allah’ın Rasulüsün" diyen münafıklar, Bedir savaşına çıkan
mü’minleri, dinlerinin aldatmış olduğunu iddia etmekte, daha doğrusu
böyle bir psikolojik harp taktiği gütmekteydiler (8/Enfal, 49). Demek
istiyorlardı ki, mü’minler boylarının ölçüsüne bakmadan, boylarından
büyük işlere kalkışıyorlar, başlarına gelecek olandan haberleri yok!
Ciddi bir güçleri yokken, Mekke’den gelen iyi donanımlı(!) orduyla
savaşmaya nasıl cüret edebiliyorlardı? Müslümanlar, sadece Mekke
ordusuna değil, Arap yarımadasındaki ve o günün Pers ve Bizans
imparatorluklarının güdümündeki bütün dünyaya meydan okumaktaydılar.
Bunlar nelerine güvenip de, bu kadar güçle başa çıkmayı planlıyorlardı!
Bugün de münafıklar müslümanlara "akıllı olmak lazım geldiğini", "her
daim lafın batmayanını söylemek gerektiğini", "düşmanın silahıyla
silahlanmak" ve "uyuyan fitneyi uyandırmamak" gerektiğini salık
vermektedirler.
Bu şekilde, mü’minlerin izzeti Allah’ın katında aramaları ve "la ilahe
illallah" davasını, canları pahasına arzın her köşesine egemen kılma
çabaları, münafıkların yüreğini ağızlarına getiriyordu. Fakat açıktan
mü’minlere "bu dava kötü, Allah’a boş yere inanıyorsunuz, ahiretin
geleceğine de inanmıyoruz" diyemedikleri için, "dost acı söyler" rolünde
onlara yılgınlık verecek, morallerini bozacak, heyecanlarını pörsütecek
taktikler aramakta buluyorlardı. Bu nedenle münafıklar Medine’de
bilhassa Uhud ve Hendek savaşlarına katılmamışlar, üstüne üstlük bir de
aleyhte propaganda yapmışlardı.
Nitekim bir rivayete göre, Tebük savaşına giderken münafıklar
Rasulullah’ı kastederek, "Şunun derdine bakın, Şam saraylarını fethetmek
istiyormuş!" şeklinde çekiştirip alay etmişler, Rasulullah da onları
çağırıp sorgulamış ve "Laf olsun diye şakalaşıyorduk" diyerek yalan
söylemişler ve Tevbe suresinin 65. ayeti bunun üzerine inmiştir. Bir
görüşe göre ise, Allah Rasulü’ne, "Her söyleneni dinleyen bir kulaktır"
(9/Tevbe, 61) şeklindeki aşağılık saldırılarının ardından (yine
Rasulullah’ın sorgulaması üzerine) bu ayet inmiştir. Her iki durumda da
müslümanlara ve peygambere olan kinlerini açıkça kustukları
görülmektedir.
Uhud savaşında yarı yolda ordudan ayrılan münafıklar, bahane olarak,
"savaş yapmayı bilmediklerini" ileri sürmüşlerdi (3/Al-i İmran, 167).
Oysa Kur’an’ın şehadetine göre, kalplerindeki gerçek neden bu değildi.
Bu, ağızlarıyla söyledikleri bir bahaneden ibaretti. Dolayısıyla o gün
kafirliğe daha yakın idiler. Arkasından, Uhud’da şehid düşen mü’minler
hakkında şöyle konuşuyorlardı: "Bize uysalardı öldürülmezlerdi!" (3/Al-i
İmran, 168). Bu soğuk savaş taktiği günümüzde de münafıklarca aynen
uygulanmaktadır. Dini uğrunda bir belaya maruz kalan mü’minler hakkında
sarfedilen ilk söz: "O da biraz uslu dursaydı!" olmaktadır. Fakat
Allah’ın 620’li yıllardaki münafıklar için irad buyurduğu şu düstur,
bütün çağların bütün münafıkları için geçerlidir: "Eğer doğru
kişilerseniz, ölümü kendinizden uzaklaştırın haydi!" (3/Al-i İmran,
168).
Mü’minler için herhangi bir eylemde önemli olan, işin başının ve sonunun
Allah’ın rızasına uygun olmasıdır. Sonuçta mü’minlerin belalara
uğramaları, onların münafıkça tazir edilmesini değil, müslümanca sahip
çıkılmasını gerektirir.
Münafıklar, küfrü ve nifakı en şedid olan, Allah’ın, Peygamberine
indirdiği hükümleri en az bilen kimselerdir (9/Tevbe, 97). Çünkü bunlar
iman etmemişlerdir. İmanları sözden, gösterişten öteye geçmemektedir. Bu
tipler, "dünya hayatı" hakkında güzel konuşurlar, onları dinleyen
insanlar, çok güzel konuştuklarını düşünürler, gıbta ederler.
Fikirlerinin çok parlak olduğunu zanneder ve kendisinden yararlanılması
gereken bir kişi olduğu kanaatine varırlar. Halbuki bu tipler
"hasımların en yamanıdır" (2/Bakara, 204). Bunların münafık olduklarını
tanımanın kriterini de vermektedir Kur’an: Bu kişilere "Allah’dan kork!"
dendiğinde enaniyyeti kabarır, benlik duyguları kabarır ve günaha
yönelir (2/Bakara, 206).
Nifakı nifak yapan ana unsur, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeye razı
olmamaktır. Bir başka deyişle, nifakla imanı, nifakla İslamı, münafıkla
mü’mini birbirinden tefrik ve temyiz eden en önemli gösterge, Allah’ın
hükümleriyle hükmolunmaya razı olup olmamaktır. Münafıklar deist bir
zihin yapısıyla, evrenin yaratıcısı bir Tanrı’yı kabul ederler, fakat
onların bir türlü kabul edemediği şey, Allah’ın hüküm koyuculuk
sıfatıdır. Onlar "Allah’ın indirdikleri"ne tabi olmaya ve Rasulü’ne
itaat etmeye davet edildiklerinde, şiddetle kaçıp uzaklaşırlar (4/Nisâ,
61).
İslam’ın tebliğinden 14 asır geçmiş olmasına rağmen, etkin nifak
merkezleri İslam’ın, yönetme talebi taşımayan, kulla tanrı arasındaki
özel ilişki türünden bir din (religion) olduğu fikrini yaymaya
çalışmaktadırlar. Ahiretten önce bu dünyayı, dünya hayatını düzenlemek
için vaz edilmiş bulunan İslam’ı salt bir etik sisteme, birkaç ilahî ve
birkaç kandil gecesine indirgemek niyetindedirler. Münafıklar o kadar da
pişkindirler ki, Allah’ın indirdikleriyle hükmolunmaktan kaçıp
uzaklaşmalarını da, "iyilik yapmak" ve "uyum sağlamak" adına
işlediklerini ileri sürmektedirler (4/Nisâ, 62). Bu iki kavram yani
iyilik yapmak ve uyum sağlamak, günümüz insanı için oldukça tanıdık
sözcüklerdir.
Muhammed Esed çok isabetli bir yorumla, 4/Nisâ, 62. ayetindeki "tevfik"
(uyum sağlamak) kelimesinden hareketle, münafıkların amaçlarının
"Kur’anî değer sistemini ‘hümanistik’ (insan-merkezli) dünya görüşü ile
uzlaştırmaktan başka bir şey olmadığını" belirtmektedir. Çağın nifak
kurumları, Kur’an ayetlerini egemen siyasal sistem(ler)in paradigmasına
uygun düşecek tarzda yorumlamaktadırlar. Zaten çağın firavunlarının
istediği, Kur’an’ın hiçbir putperestin putuna, hiçbir müşrikin şerikine,
hiçbir kafirin küfrüne, hiçbir mücrimin cürmüne, hiçbir fahişenin
fuhşuna ses çıkartmayan, bütün şerikler için "bunlar da saygıdeğer
kuğulardır!" (tilkel ğaranîqul ulâ) diyen, insanlara sadece öte-dünya
vaaz u nasihati veren bir kitap olduğu fikrini benimsetmektir. Bunun
için ülke içinde veya dışında çok sayıda büyük şirketler, kuruluşlar
görev yapmaktadır. Şu iyi bilinmelidir ki, bu alanda bilhassa, dini
tedrisat yapmış, halk nezdinde ünvanı/titri saygı uyandıran birçok ilim
adamı, nifak mekanizmasının vaz geçilmez en önemli elemanlarıdır.
Çağın nifakı, en fazla, İslam’ın hükümlerinin bu çağın ihtiyaçlarına
cevap veremeyeceği iddiası etrafında odaklaşmaktadır. Onlara göre, bu
çağda ancak hümanistik ideolojiler (insan yapımı teşrî) geçerli
olabilir. Bu çağda demokrasiden başka felsefi ve siyasi sistem kabul
edilemez! Laiklik, insanlığın ulaştığı en yüce siyasi erdemdir! Oysa
Allah, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek istemeyenleri kafirler,
zalimler ve fasıklar saymaktadır.
Allah’ın hüküm koyuculuğunu kabul etmeyen bütün münafıklar, açık
vermemek için şöyle demeden edemezler: "E canım biz de müslümanız!" Bu
da kifayet etmediğinde, babaannesinin müslümanlığını, dedesinin
hacılığını vb. referans göstermektedirler. Bu sözleriyle tıpkı, Muhammed
(a.s)’a gelerek "Şehadet ederiz ki sen Allah’ın rasulüsün" diyen 620’li
yıllardaki Medine’li seleflerine ne kadar da benzemektedirler. Hiçbir
fiiliyat gerektirmeyen, belirli bir eylemle test edilmesi gerekmeyen
alanlarda sadece bir söylem olarak "biz de mü’miniz" diyen münafıklar,
Peygamber’in Allah’ın hükümleriyle yargılamak istemesi üzerine, eğer
çıkarlarına uygunsa ‘evet’ der, değilse kesinlikle yanaşmazlardı
(24/Nur, 47-49).
Yeryüzünde ıslahın da ifsadın da en büyük dayanağı hüküm koyma
(teşrî/yasama)dır. Mü’minler Allah’ın emri gereği yeryüzünde marufu
emreder, münkerden nehyederler. Münafıklar ise tam tersine, münkeri
emreder, marufu nehyederler (9/Tevbe, 67). Bu demektir ki nifak
merkezleri tarafından tesettür yasaklanıp, kızların göbeğini açarak
gezmeleri kastı mahsusa ile teşvik edilir. Namusluluk yerilir, fuhşiyat
yaygınlaştırılır. Namaz elden geldiğince yasaklanır, putperestlik terviç
edilir. Sosyal tesis adı altındaki toplantı ve eğlence merkezlerinde
namaz kılmak için merdiven altı bile çok görülürken, kadınlı-erkekli
dans etmek için salonlar yapılır, ışıklandırmalar tertip edilir, en son
teknolojiyle ses düzenekleri yerleştirilir. Böylece maruf yasaklanmış,
münker emredilmiş olur. Kısacası nifak sisteminde taşlar olabildiğince
bağlı, köpekler alabildiğine serbesttirler.
Günümüzde nifak kurumsallaşmıştır. Fakat bu kurumlar tek çeşit ve tek
boyut değildir. Allah Rasulü’nün Medine’sinde çok önemli bir nifak
merkezi olarak Mescid-i Dırar inşa edilmişti. Çünkü o gün, Peygamber
cemaatinin örgütlenmesi mescid merkezliydi. Günümüzde ise Mescid-i Dırar
çeşitlenmiş, değişik isimler ve tabelalar altında yoğun faaliyetlerini
sürdürmektedir. Medine münafıkları, zarar vermek, kafirlik yapmak,
mü’minler arasına tefrika sokmak, Allah’a ve Rasulü’ne harp açanlara
adeta bir üs (gözetleme yeri) sağlamak için ve daha baştan temelleri
sırf takva üzere ve Allah için atılan Mescid-i Nebi’ye alternatif olarak
bir mescid açmışlardı (9/Tevbe, 107). Bu hareketleriyle münafıklar yine,
iyilikten başka bir şey murad etmediklerine dair yemin ediyorlardı. Her
zamanki gibi yine yalan söylüyorlar, asıl olarak kalplerinde bulunan
düşmanca kini, intikam alma hesaplarını, Allah’ı, Peygamberi ve
mü’minleri aldatma hesaplarını gizliyorlardı. Halbuki onların
yaptıkları, Allah’a ve Rasulü’ne harp ilan etmekti. Allah’a ve Rasulü’ne
harp açanlar, mü’minleri severler mi? Eğer seviyor görünüyorlarsa, ya
onlarınki tam bir münafıklıktır, ya da ‘mü’min’ bilinenlerde, onların
sevgisini celbeden bir nifak unsuru vardır.
Peygamber dönemindeki münafıkların mescid-i dırarlarının bugünkü
mukabilini keşfetmek için nazarlarımızı illa ki, şu anki mescidler
üzerinde yoğunlaştırmamız gerekmiyor. Zira, günümüzde ‘mescid’ Peygamber
dönemindeki işlevini -ne yazık ki- yitirmiştir. Dolayısıyla münafıkların
en büyük hedefi, alternatif mescidler inşa etmek değildir. Şüphesiz
mescidler de belli düzeyde nifaka alet edilmektedir, fakat artık bugün
için, mescid-i dırar fonksiyonunu icra eden pek çok kurum vardır. Önemli
olan, "zarar vermek, kafirlik yapmak, mü’minler arasına tefrika sokmak,
Allah’a ve Rasulü’ne harp açanlara adeta bir üs vazifesi sağlamak" değil
midir? Bunu hangi kurum yapıyorsa, orası mescid-i dırar olarak görülmeye
namzettir. Günümüzde ‘mescid-i dırar’ fonksiyonunu icra eden kurumlar
tıpkı Medine münafıklarının yaptığı gibi, İslam’a karşı bir İslam,
Muhammed’e karşı bir muhammed, Kur’an’a karşı bir Kur’an
önermektedirler. İslam’ın bir sevgi, saygı, hoşgörü, uzlaşma dini
olduğunu yaymakta, bütün münkeratın müslümanlarca hoş görülmesini,
marufun da en hafifinden, talep edilmemesini telkin etmektedirler.
Kur’an şeriatı artık miadını doldurmuştur, hala 1400 sene öncesinin
Kur’an’ına dönmeyi istemek irticadır, gericiliktir; öyle ise, muasır
medeniyet seviyesi denen çağcıl değerlere(!) sahip çıkmalı, aklın
ışığında ilerlemeli, bilimin, teknolojinin tartışmasız üstünlüğüne
inanmalıdır! Aksi taktirde, çağın gerisinde kalırız, gelişip
kalkınamayız, ilerleyemeyiz...
Şüphesiz, "mescid-i dırar" tabirindeki mescid kelimesi, münafıkların
secde ettikleri anlamına gelmiyor. Zaten Kur’an onların namaza
"üşenerek, isteksizce, gönülsüzce" kalktıklarını haber vermektedir
(4/Nisâ, 142; ayrıca bkz Maun suresi). Gözümüzün önünde, asık, müstağni
suratından mürailik akan, müslümanlar görsün diye mescide geldiği her
halinden belli olan bir münafık tipi belirmektedir. Bu çağda
münafıklıkların işi biraz daha kolaylaşmıştır. Çünkü şimdinin
münafıkları, her gün görünmek zorunda oldukları bir "Muhammed
mescidi"yle yüz yüze kalmış değildirler. Günümüz müslümanlık
anlayışında, namazı mescidde kılmak diye bir zorunluluk olmadığı gibi
(bu tamamen mescidin işlevsizleştirilmesiyle ilgilidir), aslında namaz
kılmak diye bir zorunluluk da yoktur! Günümüzde bir insan, namaz
kılmadan da pekala ‘müslüman’ olabilmektedir!
Peki, münafıklar secde etmedikleri halde, neden ‘mescid’ inşa
etmişlerdi? Çünkü o gün İslam’ın merkezi mescid’di. Münafıklar,
"düşmanın silahıyla silahlanmışlardı"! Bu şekilde müslümanlarla etkin
mücadele verebileceklerini var saymışlardı. Günümüzde müslümanlar,
kafirlerin, alternatifini düşünmek zorunda kaldıkları bir ‘mescid’e
sahip değiller. Dolayısıyla mescid-i dırar fonksiyonunu her bir kurum
işleyebilmektedir. Günümüzde roller değiştiği için, kafirler
müslümanlara karşı değil de, çok kere müslümanlar kafirlere karşı
yaranma ihtiyacı duymak gibi bir tehlikeye düşmektedirler.
Münafıkın ahlakı tam nifakçadır. Bir konuda münafıkça ahlaka sahip olup
da, bir başka konuda müslümanca ahlaka sahip olunamaz. Mesela namaz
kılmayan münafıklar aynı zamanda cimridirler de (9/Tevbe, 67). Onlardan
bir fakir için bir şey istense, "Eğer Allah kereminden bize verirse biz
de onlara sadaka veririz, böylece biz de salihlerden oluruz!" diye
Allah’a and içerler. Fakat Allah lütfundan onları zengin edince
sözlerinden dönerler (9/Tevbe, 76). Çünkü bunlar yalancıdırlar (9/Tevbe,
77). Allah yolunda harcamayı bir angarya sayarlar (9/Tevbe, 98), bir
anlamda kafir dostlarının dediği gibi, "Allah’ın dileseydi doyuracağı
kimseleri biz mi doyuralım?!" (36/47) demeye getirirler (Bkz. Maun
suresi). İşte bu münafıklar Allah’ı unutmuşlar, Allah da onları
unutmuştur.
Münafıklığın (nifak çıkarmanın) ahiretteki cezası, tıpkı kafirler gibi
ebedi cehennemde kalmaktır. Onlar lanetlenmişlerdir (9/Tevbe, 68;
48/Fetih, 6). Orada (cehennemde) kafir dostlarıyla birlikte olacaklar
(4/Nisâ, 40; 33/Ahzap, 54), hatta münafıklar kafirlerden daha şiddetli
azaba uğratılacaklardır. Çünkü bunlar münafıklıkta çok ileri
gitmişlerdir (9/Tevbe, 101). Kur’an münafıkları acı bir cehennem
azabının beklediğini, "onları müjdele..." sözleriyle alaycı bir dille
haber verir (4/Nisâ, 138). Münafıkların ahirette mü’minlere, "nurunuzdan
bir parça alalım!" demelerine karşılık, "arkanıza dönün de kendinize bir
nur bulun!" denilerek (57/13), bir anlamda dünyadaki aşağılık alaycı
kişiliklerinin karşılığı ödenmiş olacaktır. Kısacası Kur’an, münafıkları
cehennemin en alt tabakasına layık görmektedir (4/Nisâ, 145).
Peki, münafıklar bilinebilir mi? Nifak çıkartan insanları tanıyabilir,
onları ismen zikrederek şunların şunların münafık olduğunu söyleyebilir
miyiz? Bu konuda, Kur’an’ın bir ayetine yanlış anlam vermekten
kaynaklanan, münafıkların bilinemeyeceği, Rasulullah’ın da onları
bilmediği şeklindeki bir yorum bulunmaktadır.
Tevbe suresinin 101. ayetinde şöyle denmektedir: "Etrafınızdaki bedevi
araplardan ve Medine ehlinden bazı münafıklar var ki bunlar nifakta çok
ileri gitmişlerdir. Onları sen bilmiyorsun ama Biz biliyoruz..."
(9/Tevbe, 101). Bu ayet "sen onları bilmezsin" şeklinde tercüme edildiği
için, adeta Rasulullah tarafından münafıkların bilinmesi imkansız bir
şey, bilmemesi kesin bir kuraldır gibi bir anlam doğmaktadır. Halbuki
dikkat edilirse ayeti kerime, bedevilerden ve Medineliler’den belirli
bir münafık zümresini kastetmektedir. Yoksa, "münafıkların hiç birini
sen bilmezsin" gibi bir anlam kesinlikle söz konusu değildir. Zira
Rasulullah (a.s), başta Abdullah b. Übey b. Selül olmak üzere,
münafıkları elbette biliyordu. İbn Selül’ün Müreysi gazasında, "buradan
Medineye dönünce aziz olan zelil olanı oradan çıkartacak" dediğini,
ayrıca Ensar’la Muhacir müslümanları birbirine düşürmeye çalıştığını iyi
biliyordu. Hz. Aişe’ye iftira atan münafıkları Rasulullah elbette
biliyordu. Her türlü ikiyüzlülüklerine rağmen Rasulullah’a gelerek, "Ey
Muhammed, şehadet ederiz ki sen Allah’ın Rasulü’sün!" (63/Münafikûn, 1)
diyen münafıkların kimler olduğunu Rasulullah herhalde biliyordu. Nasıl
bilmesin ki, bunlar, tıpkı günümüzde, vatanı en fazla sattığı, vatanın
her türlü değerini çar-çur ettiği halde, medya araçlarıyla kendilerini
vatan dostu ilan eden münafıklar gibi, kolayca bilinebilecek cinsten
varlıklardı.
Uhud savaşında ordudan ayrılıp yoldan geri dönen münafıkları, Hendek
savaşında yine hastalıklı kalplerinin kustuğu kinle "Allah ve Rasulü
meğer bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar" diyenleri (33/Ahzap, 12);
yine aynı savaşta Medineliler’e "durmayın haydi, dönün!" tavsiyesinde
bulunanları, "evlerimiz güvende değil" bahanesini uydurarak savaştan
kaçma numaraları yapanları (33/Ahzap, 13); Hudeybiye seferinden
"mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu" mazeretiyle kaytaranları
(48/Fetih, 11) elbette Allah Rasulü iyi biliyordu. Ayrıca, Tebük savaşı
arifesinde mescid-i dırarı inşa edip Rasulullah’ı da açılışa davet eden
münafıkları, Rasulullah’ın tanımadığını nasıl iddia edebiliriz?
Üstelik, Tevbe, 101 ayetinde, kinayeli bir anlam da söz konusudur.
"Onları sen bilmezsin" demek de aslında onları bildirmenin bir
yöntemidir.
Kur’an ayrıca münafıkların namaz kılmalarına bakıp, münafık olduklarını
anlamanın da mümkün olduğunu bize öğretmektedir (4/Nisâ, 142; Maun
suresi). Bunların gösteriş meraklısı oldukları, Allah’ı anmadıkları vb.
anlatılmaktadır. Nasıl mü’minlerin yüzünde secde izi varsa, münafıkların
yüzünde de nifak izi vardır. Fakat elbette münafıkları sırf yüzlerinden
değil, icraatlarından, İslam aleyhinde yürüttükleri münafıkça
faaliyetlerden tanıyacağız. Kısacası Kur’an, münafıkların portrelerini
mükemmel bir şekilde çizmektedir. Kur’an’ın tek yapmadığı şey,
münafıkların isim listesini yayınlamaktır. Oysa Kur’an kafirlerin de
listesini vermemekte, mü’minlerin de listesini vermemektedir. Bunun
yerine Kur’an, tıpkı günlük bir gazete, haftalık, aylık, üç aylık bir
dergi gibi İslam ümmetini akidenin yanısıra, toplumsal ve siyasal açıdan
da bilgilendiriyor, yönetip yönlendiriyordu. Nasıl günümüzde, etkin
gazeteler bilhassa manşetleriyle ülke gündemini belirliyorlar, önemli
olayların kahramanı kişileri isim vermeden anıyor ama, isim vermekten
çok daha etkili bir biçimde herkes kime seslenildiğini biliyorsa, o gün
de, adeta Kur’an ayetleri, manşet vazifesi yapıyordu ve Nebevî gündemi
belirliyordu. Mü’minler olarak kendilerinden sitayişle bahseden
ayetlerin muhatabını çok iyi anlayan mü’minler, münafıklardan bahseden
ayetlere gelince, "bilmeyiz ki, kimden bahsediyor acaba?!" demiş
olabilirler mi? Bu kesinlikle mümkün değildir. Zira o zaman Kur’an
ayetleri boşlukta kalmış, vahiy amacına ulaşmamış olurdu.
Kur’an’ın anlatımlarında da yeteri kadar açık olduğu üzere, bizler de
kim müslüman, kim münafık, kim kafir, kimler fasık bunu yeteri kadar
bilebiliriz. Daha doğrusu bilmememiz için bir neden yoktur. Sadece,
münafıkların ve kafirlerin dalkavukluğunu yapan, onların hizmetkarları
olup, onları kendilerinden daha fazla kayıranlar, her ne olursa olsun,
onlara müslüman muamelesi yapmayı yeğleyen sözde dindarlar münafıkların
ve kafirlerin bilinemeyeceğini ileri sürebilirler. Halbuki, üzüm üzüme
baka baka kararacağı gibi, münafık dalkavukluğu zamanla bu insanları da
münafık yapmaktadır. Bu gerçeği Kur’an bilhassa hatırlatmaktadır: Bir
yerde Allah’ın ayetleri inkar ediliyor, ya da alay konusu yapılıyorsa,
mü’mine düşen, eğer yapabiliyorsa, müdahale etmesidir. Yapamıyorsa, o
kafirler başka bir konuya geçinceye kadar orayı derhal terk etmeli,
onların küfür ve istihzalarına ortak olmamalıdır. Çünkü ‘sükut ikrardan
gelir’ kuralı gereğince, onlara ses çıkarmadan dinleyen, dostane bir
edayla onlara ortam hazırlayan, destek veren ‘müslüman’ da onlardan
olacaktır (4/Nisâ, 140). Oysa günümüzde bazı dindarlar, bizzat kendi
imkanları ve paraları ile kendi mekanlarında toplantılar düzenliyorlar,
kendilerine ait televizyon ve radyo stüdyolarında, gazete ve dergi
sayfalarında konuk ettikleri münafıklara kendi elleriyle dinlerine küfür
ettiriyorlar. Bunu da liberallik, hoşgörü, diyalog, uzlaşma adına
yapmaktadırlar. Kısacası bunu, "uyum sağlamak" ve "iyilik yapmak" adına
yapmaktadırlar... (4/Nisa, 62).
Biz müslümanlar elbette insanların kafir, putperest, münafık vb.
olmalarından memnun olamayız. Bizi ancak insanların müslüman olmaları
sevindirir. İnsanların kafir mi, münafık mı, müşrik mi olduğunu sayıp
döken, çetele tutan kimseler de olamayız. Fakat, müslümanlar olarak,
kimin hangi dinden olduğunu, kimin nifak ehli olduğunu, kimin
müslümanların, Allah’ın ve Rasulü’nün dostu (velisi), kimin de düşmanı
olduğunu bilmek üstümüze vazifedir ki, şerri olanların şerrinden
korunalım. Bizim velimiz olmayanlara sırrımızı açmayalım. Bizi sokan
yılan deliklerinden tekrar tekrar sokulmayalım. Yeryüzünde İslam’ın
kökünü kazımakla muvazzaf nifak organizasyonlarını hoşgörü, tolerans,
bir arada yaşama, yaratılışta kardeşlik, aynı gemide bulunmak gibi ilkel
(primitiv) gerekçelerle İslam’ın dostu saymayalım. Kendimize enayi
dedirtmeyelim. Bir insanın, içinde yaşadığı cemiyetin sosyal, siyasi ve
dini durumunu bilmesi, ilm-i hal bilgisidir ve bütün müslümanlara farz
olsa gerektir. Bilmemesi ise cehalettir ve tehlikelidir.
İslam ümmeti, kendi başına çorap örenleri bilip anlamadan, hiçbir işi
başaramaz. Yirminci yüzyıl, müslüman ümmetin başına çok büyük çoraplar
örülerek başladı ve bitti. 21. yüzyıla girdiğimizde henüz ve hala iş bu
örülen çorabın, kimlerin ne yaptığının farkında değil müslümanlar. Nifak
hareketlerini tanımıyor. Nifak ve münafık deyince, dindar halkın aklına
sadece, bir şekilde sürtüşme içinde olduğu, cami cemaatindeki arkadaşı
gelmektedir. Oysa İslami düşünüş, İslami diriliş ve potansiyel İslami
hareket, oldukça ciddi nifak hareketleri ve nifak organizasyonlarıyla
su-i kast edilmekte, prematüre doğması için bütün güçleriyle
çalışmaktadırlar. Münafıkların hesabı yanında, "Allah’ın da bir
hesabının olduğunu" kolayca söylemek bizi aldatmamalı; çünkü Allah’ın bu
hesabının bize bir hayır vermesi için buna layık olmak gerektir. Allah
ise, layık olmayan hiç kimseye hiçbir hayrı vermeyecektir.
Sık sık düşmanın silahıyla silahlanmak gerektiğinden dem vuran kimi ehli
salat, düşmanın sadece tuzağına düşmekte, dümen suyuna girmekte,
düşmanın zokasını yutmakta, fakat düşmanın silahını anlamaktan bile uzak
kalmaktadır. Kaldı ki, düşmanın silahı eğer ‘nifak’sa, -ki öyledir-, bu
söz, "münafıkın nifak silahıyla silah(nifak)lanmak" anlamına geleceği
için, müslümanın münafıklaşması gibi bir anlam doğmaktadır.
Rabbimiz Allah, münafıkları baş aşağı ettiğini haber vermekte, onlar
hakkında kayırmacı bir tutum içine girmememizi, Allah’ın saptırdığı
kimseleri hidayette imişler gibi aklamamızın anlamsız bir çaba olduğunu
bize bildirmektedir (4/Nisâ, 88). Bununla da kalmıyor, Allah,
münafıkların cenaze namazlarını kılmamamızı, kabirleri başına
gitmememizi emrediyor (9/Tevbe, 84). Allah’ın, Rasulullah (a.s) veya
bizlerin, bilip tanımamız mümkün olmayan münafıkların cenazesinden veya
kabrinden bizi men etmesinin ne anlamı olabilirdi ki? Allah’ın,
cehennemin en alt tabakasında yer ayırdığı münafıkları, onurlandırıcı
parlak sözlerle yüceltmek, kişiyi olsa olsa onların derekesine indirir.
Şunu da belirtmeliyiz ki, Kur’an kafirlere ve münafıklara itaat
etmememizi (33/Ahzap, 1, 48) ve hatta kafirlerle ve münafıklarla cihad
yapmamızı, onlara karşı sert davranmamızı emretmektedir (9/Tevbe, 73;
66/9). Peki, Rasulullah’ın, bilmediği, tanımadığı münafıklarla
savaşması, onlara sert davranması nasıl istenebilir? Bu ondan nasıl
beklenir? Biz de onun ümmeti olarak, bilmediğimiz münafıklarla mücadele
edemeyiz ve onlara sert davranamayız. Demek ki Rasulullah münafıkları
biliyordu ve biz de bilebiliriz.
Rasulullah (a.s). vahye uyarak, münafıkları isim isim saymamıştır.
Onların mescide gelmelerine, müslümanların arasına karışmalarına, cenaze
namazlarına iştirak etmelerine ses çıkartmamış, kovmamıştır. Hatta daha
da ileri giderek, Rasulullah’ın münafıkları neden öldürtmediği, birçok
kimse tarafından gündeme getirilmiştir. Rasulullah bunları yapmadı çünkü
bu, münafıkların yeni bir nifak çıkartmaları için, onlara fırsat
tanınması anlamına gelecekti. Muhammed’in, insanları din, mezhep, inanç,
vicdan, siyasi kanaat bakımından sınıflara ayırdığı, bölücülük yaptığı
yaygarasına maruz kalacaktı. Nihayetinde de, Peygamber’in "ben de
mü’minim" diyen masum(!) insanları öldürttüğü propaganda edilecekti.
Münafıkların bazı akrabaları, müslüman olmalarına rağmen, beşeri
za’fları nedeniyle kayırmacı bir tutum içine girebilirlerdi. Nitekim
Kur’an, böyle bir baskıya maruz kalmadıkları halde, müslümanların
münafıklar hakkında ikiye bölündüklerini, bazı mü’minlerin onları
kayırdıklarını eleştirel bir dille açıklamaktadır (4/Nisâ, 88).
Somut bir suç işleyinceye kadar Rasulullah’ın onları bu sessizce geriden
izleme siyaseti devam etmiştir. Bugün bizler de belki isim isim
münafıkları saymakla mükellef değiliz. Ama bizler de nifak hareketlerini
mutlaka deşifre etmeli, onların planlarını boşa çıkartmada öncü roller
oynamalıyız. Çünkü nifak eşyanın tabiatına aykırıdır. Normal olanı
anormal yapmak, ahlak ve İslam toplumunu ifsad etmek; pişmiş aşa su
katmaktır. Oluşmuş tevhîdî yapıyı dinamitlemektir. Nifak tefrikadır,
iftiradır, yalandır, sahtekarlıktır, yalan-dolan, hile, aldatma,
düzenbazlık, dolandırıcılık, ikiyüzlülüktür. Nifak iki kere ikinin dört
ettiği hususunda, insanları kuşkuya düşürmektir.
Her şeye rağmen, bilinmelidir ki nifak ve münafıklar oldukça zayıf,
güçsüz ve köksüzdürler. Nifak bir göz boyamadır. Kur’an, münafıkların bu
köksüzlüğünü tanımlamak için ‘ateş meseli’ni boş yere irad etmemiştir.
Karanlıklar ortasında, etrafını görebilmek için bir ateş yakan, ancak
etrafı aydınlanınca Allah’ın nurunu giderdiği ve karanlıklar içinde
bıraktığı, dolayısıyla etrafını göremeyen kimse (2/Bakara, 17) teşbihi,
münafıkların nifak oyunlarının kesinlikle korkutmaması gerektiğini, zira
köksüz, dipsiz ve yüzeysel olduğunu anlatmak istemektedir. Yahut da
münafıklar, zifiri karanlık bir gecede gök gürültüsü ve yıldırımlar
eşliğinde gökten inen sağanak yağmurun altında, ölüm korkusuyla tir tir
titreyen kimsenin durumuna benzerler. Bunlar ölüm korkusuyla
parmaklarını kulaklarına tıkamışlardır (2/Bakara, 19). Gözlerini kör
edecekmiş gibi çakan şimşek onlara birazcık aydınlık verince birkaç adım
atıyorlar. Karanlık çökünce ise yeniden çakılıp kalıyorlar (2/Bakara,
20). Bunlar sağır, dilsiz ve kördürler (2/Bakara, 18). Bu münafıklar,
her türlü sesi hemencecik kendi aleyhlerine sanan, düzenlerinin
ellerinden çıkmak üzere olduğu telaşına kapılıp, o sesleri derhal
boğmaya çalışan inançsızlar topluluğudur.
Bunların ağızlarında sakız yaptıkları söylemleri, birkaç parlak sözden
ibarettir. Bu sözleri söyleme cesaretini de mutlaka, taparcasına bağlı
oldukları, hayatlarını borçlu hissettikleri güç merkezlerinden
almaktadırlar. Hakkı söyleyen bir çift söz karşısında ‘ışıkları’
sönüvermekte, karanlıklar içinde kalakalmaktadırlar. Sahip oldukları ve
cahilliklerinden dolayı, kendilerini hep koruyacağını zannettikleri
makam ve mevkileri, medya destekleri, etkin ve yetkin kurumların arka
çıkmaları kesildiğinde bunlar da sağanak yağmura tutulmuş ölümü bekleyen
kişiye benzemektedirler.
Münafıklar güçlerini, bir türlü mü’min basireti ile bakamayan
‘müslümanlar’dan almaktadırlar. Halbuki münafıkların hile ve desiseleri
örümcek evi kadar dayanıksız ve çürüktür. O halde, örümcek evi kadar
çürük olan nifak hareketlerine karşı, kopması söz konusu olmayan sapa
sağlam bir tutamakla (el-Urvetül Vüsqâ), yani Kur’an’la mücadele
etmelidir.
|