|
Kur’an’ın en önemli ve aynı zamanda çetrefil anahtar
kavramlarından biri de hiç şüphesiz ‘şirk’tir. Çetrefildir, zira şirk
daima kendisini tevhidden bir perde ile gizlemesini bilmekte, kendisini
olabildiğince ‘hak’ suretinde göstermektedir. Bir başka adlandırmayla
şirk koşanlar, bir biçimde dinle ilintili insanlardır. Bunlar ‘dinsiz’
değil, ‘dindar’ insanlardır. Allah’a inanma iddiasında olan ‘dindarlar’
ancak şirk koşmaktadırlar. İşte şirkin çetrefilliği buradan
kaynaklanmaktadır. Peygamberlerin, müşrik/kafir kavimlerine tevhîdi
anlatmak, şirkle tevhîdin farkını kavratabilmek için verdikleri
mücadele, kastettiğimiz bu çetrefilliği yeteri kadar izah etmektedir.
Arap dilinde şe-ri-ke fiili bir şeyi paylaşmak, bölüşmek, ortağı olmak,
ortaklaşa kullanmak anlamına gelmektedir. Bir kimsenin ortağına,
hissedarına ‘şerîk’ denmektedir. Çoğulu ‘şurekâ’dır. Kur’an’da miras
hukuku anlatılırken ‘şurekâ’ kelimesi tam olarak ‘ortaklar’ anlamında
kullanılır. (4/Nisa, 12). ‘Şâ-re-ke’ fiili, aralarında ortaklık oldu,
ortaklaştılar demektir. ‘Eş-ra-ke’, birini kendi işine ortak yaptı,
pay/hisse verdi demektir. Kur’an’da bu fiil kullanılır ve şöyle denilir:
“Allah kendi hükmünde hiç kimseyi ortak etmez (lâ-yüşrik).” (18/Kehf,
26). ‘İştirak’, bir ortaklığa katılmak, katılım demektir. Bu fiilin emir
kipi olan ‘eşrik’, Kur’an’da sözlük anlamında kullanılır: Musa (a.s)
Firavun ve kavmine tebliğ göreviyle görevlendirildiğinde Rabbi’nden,
bazı taleplerle birlikte kardeşi Harun’u da kendisine yardımcı olarak
görevlendirmesini ister ve şöyle der: “Onu işime ortak kıl.” (ve
eşrik-hu fî-emrî) (20/Taha, 32). Şeytan, kulları Allah yolundan
saptırmak üzere Allah’dan izin isteyip de kendisine bu izin verildiğinde
ona, “…mallarına evlatlarına ortak ol” denilir. (17/İsra, 64). Şirk
kökünden türeme ‘müşterek’, ‘ortaklaşa’ demektir. Türkçe’de ‘müşterek
yol’, ‘müşterek görüş’ gibi deyimler bir yolun ve fikrin paylaşılmasını
ifade eder. Şirket: ortağın payı anlamına geldiği gibi, esas olarak iki
payın birleşmesi/katılımı, iki mülkü karıştırmak (haltul milkeyn)
anlamına da gelir. Müşrik ismi faili ise basitçe, ‘ortak koşan’
demektir. Yani Allah’a zatında ve sıfatlarında ortaklar izafe eden
kimseye müşrik denir.
Şirk kavramı Kitap’ta bizzat ‘şirk’ kelimesinin değişik türevleriyle
işlendiği gibi, şirk kelimesi hiç kullanılmadan da işlenmiştir.
Şirk kavramı, imanın zıddını oluşturan imansızlığın yegane tanımı
değildir. Daha önce işlediğimiz ‘küfür’ belki şirkten daha kapsamlı bir
kavram olup, imansızlığı ve Allah’a karşı nankörlüğü tarif eder. Küfürle
şirki birbirinden tamamen ayırt etmek mümkün değildir. Kur’an’da küfürle
şirk olgusu zaman zaman iç içe girdirilmiştir. Mesela, bir kısım
insanların, Allah tek başına anılınca küfre düştükleri, Allah’a ortaklar
koşulunca ‘iman ettikleri’ belirtilmektedir. (40/Mü’min, 12). Yine
Hristiyanlar’ın, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyerek aslında Allah’a
(İsa’yı ve Ruhul Kudüs’ü) şerik koştukları halde, kafir oldukları
bildirilmektedir. (5/Maide, 73). Bir başka yerde yine, kafirlerin,
haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği birtakım nesneleri Allah’a
ortak koştukları söz konusu edilir. (3/Al-i İmran, 151). Bütün bu
karinelerden, küfürle şirkin münasebeti bağlamında en azından şu sonucu
çıkartabiliriz: her şirk doğal olarak küfürdür; ama her küfür şirk
değildir. Çünkü şirk, küfrün biçimlerinden biridir.
Nasıl küfür nankörlük, kafirler de nankör kimseler ise, şirk de aynı
zamanda nankörlük, müşrikler de nankör kimselerdir. Bilinmelidir ki
kafirler ayrı bir grup, müşrikler bir başka grup ‘inançsız’ insanlar
değildir. Şirk ve küfür, aynı (inançsız) insanların akidelerinin farklı
boyutlarına delalet eden kelime ve kavramlardır. Dolayısıyla “kafirler
nankördür de, müşrikler değildir” gibi bir hüküm belirtmek mümkün
değildir. Kur’an, darda kalan, Allah’dan gelen bir belaya maruz kalan
müşriklerin, bu darlığın gitmesi ya da belanın defi için yine Allah’a
yalvarma yolunu seçeceklerine, bu gibi durumlarda ortak koştukları
şeriklerini unutacaklarına, ama belanın def’inden sonra yine ortak
koşmaya devam edeceklerine değinmektedir. (6/En’am, 41, 63-64; 16/Nahl,
53-54). Kur’an insanların bu nankörlüklerine fazlasıyla dikkat
çekmektedir. “İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na
yalvarırlar. Sonra Allah kendi katından onlara bir rahmet tattırınca,
bakarsınız ki onlardan bir grup Rableri’ne ortak koşup durmaktadırlar.”
(30/Rum, 33). Allah insanlara bir rahmet tattırdığında sevinirler, şayet
-kendi hak ettikleri sonucu- başlarına bir fenalık gelirse, ümitsizliğe
düşer, yeise kapılır ve Allah’a apaçık bir hasım kesilirler. (30/Rum,
36; 22/Hac, 11; 39/Zümer, 8; 41/Fussilet, 49; 42/Şura, 48; 89/Fecr,
15-16 v.b.). İnsanoğlu, Allah’dan çocuk ister, isteğine kavuşunca da
-nankörlüğü gereği- yine şirke düşer. (7/A’raf, 189-190).
Kur’an müşriklerin bu çıkarcı, pragmatist nankörlüklerini temsîlî
anlatımlarla daha da berraklaştırır: Denizde gemiyle yolculuk yapmakta
olan müşrikler, bir aksilik olmadığı, yolculuk iyi gittiği, yani
ihtiyaçları olmadığı sürece Allah’ı hatırlarına getirmemektedirler. (Ki
buna istiğna denmektedir). Fakat ne zaman ki fırtınalar dev dalgaları
harekete geçirip, ölümün soğuk pençesini enselerinde hissederler, o
zaman Allah’a yalvarmakta, eğer bu beladan kurtulurlarsa O’na şükreden
kullar olacaklarına and içmekte, yani o an için dini yalnız Allah’a has
kılmaktadırlar. (Bu detaylar, müşriklerin hiç de iddia edildiği gibi
‘bilmeyenler’ olmadığını gösterir. Çünkü gerektiğinde pekala “dini
Allah’a has kılmakta”dırlar). Fakat ne yazık ki, nankör müşrikler, Allah
kendilerini beladan kurtarınca verdikleri sözü unutmakta, adeta “nerde
kalmıştık?” dercesine, şirk esasına dayalı hayatlarına devam
etmektedirler. (10/Yunus, 22; 17/İsra, 67; 29/Ankebut, 65; 31/Lokman,
32).
Şirkin ne olduğunu açıklamaya geçmeden önce, şirkin zıt anlamının ne
olduğuna da kısaca değinmek gerekmektedir. Şirk Allah’a ortaklar izafe
etmek olduğuna göre, şirkin zıddı tevhîddir. Yani Allah’ı birlemek,
Allah’dan başka ilah olmadığına iman etmek ve bunu ikrar etmektir.
Pratik hayatta ise bu, Allah’a ibadet etmek olarak tezahür edecektir.
Kuran “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın”
buyurmaktadır. (4/36). Namazı ve ibadetleri sırf Allah için yapmak,
Allah’a ortak koşmamayı gerektirir. (6/En’am, 162-163; 13/Rad, 36;
18/Kehf,110). Bir ayette “Namazı kılın ki, müşrikler gibi olmayın”
(30/Rum, 31) denmesi, namazın tevhîde erdirici, şirkden uzaklaştırıcı
bir kulluk biçimi olduğunu gösterir. Namazın bu fonksiyonunu, yani,
namaz kılmanın, toplumun tapınageldiği putları terk etmeyi gerekli
kıldığını, Şuayb peygamber’in müşrik kavmi idrak etmişti. (11/Hud, 87).
Her şeyden önce şirkin tabii bir şey olmadığı gayet açıktır. Şirk,
kurallı hayatta kural dışı bir şeydir. Varlıktaki ahengi ve düzeni
bozmaktır. Dolayısıyla ‘düzeni bozmak’ yaftası asıl müşrikler için
uygundur. Kuralların ilki, Allah’ın her şeyi yaratmış olması gerçeği
ise, ikincisi, yaratılmışlar üzerinde O’nun hükümlerinin geçerli
olduğudur. Varlık ummânında Allah’ın hükümlerinden başka bir şey geçerli
değildir. Ama şirk, Allah’a itaat etmeyip, Şeytan’ın adımlarını takip
etmek olarak, hayattaki bütün uyumsuzlukların başlangıcı sayılmaya
müstehaktır.
Tarih boyunca ne yazık ki insanların çoğunluğu Allah’a şirk koşarak iman
etmişlerdir. (12/Yusuf, 106). Fakat bu insanlar yaptıklarının hep doğru
olduğu zannına sahip olmuşlar, şirklerinde haklılık iddia
edegelmişlerdir. Allah’ın uluhiyyetini ve rububiyyetini hakkı ile takdir
edemeyen insanlar, değişik biçimlerde Allah’a ortaklar koşmuşlar ve
müşrik olmuşlardır. Bu hallerini ise yine de dindarlık zannetmişlerdir.
Şirkden uzak olmanın en başta gelen şartı mü’mince bir tevazuya sahip
olmak, bir kul olarak haddini bilmek ve Allah’ın sınırlarını aşıp,
uluhiyyet ve rububiyyet taslamaya kalkışmamaktır. Allah’ın dışında hiç
kimse din belirleyemez. Allah’ın şeriat vaz’ ediciliğine rağmen, kendisi
şeriat belirlemeye kalkışan kimseler, Allah’a ait bu yetkiyi paylaşmaya
kalkıştıkları için, kendilerini Allah’ın şeriki yapmış sayılırlar.
(42/Şura, 21). Allah’ın vaz ettiği dinden razı olmayan insanoğlu,
Allah’a rağmen yeni birtakım kurallar, yasalar ve anayasal sistemler
kurmakta, kısacası kendisi için yeni bir din vaz etmektedir. Çünkü bu
insanlar, Allah’ı ve Allah’ın inzal ettiklerini beğenmemektedirler. Bunu
elbette gerek kendi benliklerine ve gerekse şeytanî dostlarına karşı
açıkça itiraf da etmektedirler. Bu onların ideolojisidir. Fakat kendi
sun’î (insan yapımı) şeriatlarına taptırdıkları kitlelere bunu, daha
üstü kapalı ve girift bilmecelerle anlatmaktadırlar. Zira, büyüklerini /
efendilerini rabler edinen insan sürülerinin, beşer hayatını tanzim
etmekte Allah’ın yetersiz, iş bu efendilerin / büyüklerin ise son derece
ehîl olduklarına inandırılmaları gerekmektedir.
Allah’ın inzal buyurduğu ed-Din’e alternatif olarak geliştirilen şirk
düzenleri, alenen “biz Allah’a inanmıyoruz” demiyorlar; tam tersine
Allah’a inandıklarını ileri sürüyorlar ve bunu şu şekilde formüle
ediyorlar: Hakimiyet ‘kozmik alem’de (evrenin işleyişinde) Allah’a
aittir; fakat yeryüzünde, beşeri hayatın tanziminde halka aittir ve de
böyle olmalıdır! ‘İnsan’ denilen özgür, kendi kendine yeten (otonom)
varlık, kendi kendini yönetmeli; nasıl yönetileceğine kimse ama hiç
kimse değil, insanın sadece ve bizzat kendisi karar vermelidir! Bu
formülasyon sonucunda, hüküm koyma yetkisi tamamen Allah’ın yed-i
kudretinden alınmış(!), beşere tahsis edilmiştir. Bu formülasyona genel
anlamda halk egemenliği (demokrasi) denmektedir. Laiklik, liberalizm,
feminizm gibi birtakım alt başlıkları da vardır.
Halbuki Allah’ın Allah olması (uluhiyyeti) bölünme kabul etmez. Allah,
hem yaratmasıyla, hem de hüküm koymasıyla, hem öldürmesiyle, hem de
değerleri belirlemesiyle Allah’dır. Allah’ın hüküm koyuculuğunu O’nun
yaratıcılığından ayırmak, tıpkı önceki kafir kavimlerin Allah’ı hakkıyla
takdir edemeyişleri gibi (39/Zümer, 67), O’nu gereği gibi takdir
edememektir, dolayısıyla şirktir, Allah’a ortaklar koşmaktır. Bunu biraz
daha açarsak, Allah “Allah’dır, kul da kuldur” diyememektir; Allah hüküm
koyucudur, Rabdir, İlah’dır, kul ise itaat edendir, kuldur, terbiye
edilendir diyememektir. Ama bilinmelidir ki Allah hükmünde hiç kimseyi
ortak kabul etmez. (18/Kehf, 26). Otoritenin tecezzi kabul etmeyeceğini
bütün insanlar takdir ederler.
Allah’ı insan hayatına hüküm koymaktan tard etme(!) fikrine sahip olan
insanların tanrı tanımaz oldukları zannedilmemelidir. Bilakis bunlar
kendilerince ‘dindar’dırlar. Bundan da öte bu tür insanlar ileri
derecede din kültürüne sahiptirler, hatta çoğu zaman bu kimseler “din
uzmanı”dırlar. Bir anlamda bunlar ruhban sınıfıdır. Beni İsrail’in
Hahamlarıyla, Hristiyanların Rahipleri’nin muadilleridir. Zaten en
‘uzmanca’ şirk de, iş bu ‘ruhban sınıfı’nca koşulmaktadır.
Allah’dan başka kişi ya da kurumlara (Allah’a rağmen) hüküm koyuculuk
vasfını vermek, bunları rububiyet ve uluhiyet makamında görmek demektir.
Bilindiği üzere Kur’an, Yahudiler’in hahamlarını, Hristiyanlar’ın da
rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’ın dışında rabler edindiklerini
belirtir ve bu suretle, tek Allah’a ibadet etmeleri ilkesini ihlal
ettiklerini beyan eder. (9/Tevbe, 31). Kur’an aynı bağlamda, Üzeyir’i ve
İsa’yı Allah’ın oğlu kabul eden Yahudi ve Hristiyanlar’ı da kafir sayar
ve hatta onlara lanet okur. (9/Tevbe, 30). Tevbe suresinin 30. ayetinin
tefsirinde rivayet edilen bir habere göre Rasulullah (a.s), Yahudi ve
Hristiyanlar’ın, din adamlarının helal saydıklarını helal, haram
saydıklarını haram kabul ettikleri için onları rab edinmiş oldukları
açıklamasını yapmıştır. Bu durumda Yahudi ve Hristiyanlar, Allah’ın
varlığını inkar etmiyorlar, ama O’nun hüküm koyuculuk sıfatını
başkalarına da tanıyorlar; bir başka tanımla, kendileri gibi beşer olan
‘din adamlarını’ (din uzmanlarını), Allah’ın hüküm koyuculuk sıfatına
ortak kılıyorlar. Allah’a ait olan bir hakkı/yetkiyi tamamen kendi
keyiflerince paylaştırıyorlar.
Hüküm koymak, aynı zamanda norm belirlemektir. Allah’ın değil de
kendilerinin hüküm koyucu olduklarını iddia edenler, kitlelerin tabi
olmasını arzu ettikleri normlar belirleyenlerdir. Kur’an, bir ‘sürü’
mantığıyla ve dinsel bakış açısıyla reislere (sâdât) ve büyüklere
(küberâ) uymanın şirkle olduğunu söyler. (33/Ahzap, 67). Çünkü gözle
görülmeyen bir Allah’a karşın, elle tutup gözleriyle gördükleri
büyüklerini, efendilerini, önderlerini ilah edinmek insanlara daha cazip
gelmektedir. Esasında bütün toplumlarda şirkle tevhîdin kesiştiği nokta
işte burasıdır. Yani kendimiz gibi insan/lar/ı bir ‘insan’ mı kabul
edeceğiz, yoksa “Yüce Efendi” mi sayacağız? Onları, günahıyla sevabıyla
sonuçta bir beşer bilip, doğrularını alıp yanlışlarını eleştirecek
miyiz, yoksa hata etmez, yanılmaz ve la-yüs’el şerikler mi kabul
edeceğiz? Allah’a ait olan, din vaz etme yetkisini sadece Allah’a mı
tanıyacağız, yoksa, “bu ulularımızın elbette bir bildiği vardır”
mantığıyla, onların sözlerini din mi edineceğiz?
İşte bu minvalde Kur’an, çok önemli bir çağrıyla Ehli Kitabı adeta
sarsmakta, ortak bir kelimede buluşmaya davet etmektedir: ı) Allah’dan
başkasına kulluk etmeyeceğiz; ıı) Allah’a hiçbir şeyi (ve hiçbir
kimseyi) ortak koşmayacağız; ııı) Allah’ı bırakıp da birbirimizi (yani
beşer beşeri) rabler edinmeyeceğiz. (3/Al-i İmran, 64). Kur’an bu tür
şerik koşmalara farklı kelimelerle atıfta bulunur. Bunlardan biri ilah,
diğeri de rab sözcüğüdür. Bu ayette “Allah’ı bırakıp da birbirimizi
rabler edinmeyelim” denmesi boş yere değildir. Çünkü Hristiyanlar İsa’yı
ve annesi Meryem’i ilah edinmişlerdir. (5/Maide, 116). Kur’an’ın bu
çağrısı şunu düşündürmektedir: Demek ki Ehli Kitap, Allah’ın varlığını
inkar etmiyor ama, kendilerinden farksız bazı beşerleri Rabler
ediniyorlar. Kur’an’ın bu çağrısı, aynı şirki işleyen her ümmet için
geçerlidir.
Toplumda ün yapmış ‘büyükler’ ve ‘din uluları’ (sâdât), eğer gerçekten
Allah’ın buyruklarına uyan mü’min kullarsa, bunlar zaten yeryüzünde
büyüklenme taslamazlar, tam tevazu içindedirler (25/Furkan, 63-65) ve
bunlar kendilerini diğer mü’minlerle kardeş bilirler. Yok eğer bunlar,
insanların kendilerine perestij etmelerinden hoşlanıyorlarsa, tıpkı
Tevbe/31’de tanımlandığı gibi, ortada bir ilah edindirme ve edinme (şirk
düzeni) var demektir. Oysa Allah’dan başka İlah yoktur. Göklerde ve
yerde olan her şey O’nundur; bu durumda ancak O’na iman edilir, O’na
kulluk edilir ve sadece O’ndan korkulur. (16/Nahl, 51), sadece O’ndan
yardım istenir. (Fatiha).
Şirkin temelinde insanların bir güce boyun eğme eğilimleri yatmaktadır.
Bütün putperestler, Allah’ın dışında bir izzet, şeref, nüfuz ve kudret
aradıkları için Allah’ın dışında ilahlar ediniyorlar. (19/Meryem, 81).
Oysa, Allah’ın dışında izzet, güç ve kudret yoktur. Aslında göklerde
bulunanlar, yeryüzündeki canlılar ve melekler, böyle bir sefihliğe
düşmemektedirler. Onların hepsi de hiç büyüklük taslamadan Allah’a secde
etmektedirler. (16/En’am, Nahl, 49; 21/Enbiya, Enbiya, 19-20). Bu
demektir ki, insan dışında bütün varlıklar, izzet ve şerefi tamamen
Allah katında bilmektedirler. Sadece insan kendi özünü ve Rabbini
unutup, kendisine sanal izzet ve şeref mercileri aramaktadır. Akıllı
insanlar, Yaratan Allah’ın dışında bir ilah aramazlar ve başka hiçbir
nesneye perestij etmezler. (36/Yasin, 22-23). Kainatın düzeninin
sağlamlığının bile Allah’dan başka ilahlar olmadığının delili olduğunu
çok iyi bilirler. (21/Enbiya, 22).
Kur’an mütemadiyen müşrikleri şunu kavramaya davet etmektedir: Allah’ın
haricinde edindiğiniz bu sanal ilahların ‘yaratma’ kudretleri yoktur,
bizzat kendileri yaratılmıştır; bunlar ölümlü varlıklardır. Bunlar kendi
nefisleri için bile ne fayda ne de zarar temin edemezler; öldürmeye ve
ölenleri yeniden diriltmeye kadir değillerdir. (25/Furkan, 3).
Kur’an dinine göre insanların koruyup kollayanı, gözetleyeni, dostu,
yardımcısı Allah’dır. Buna gerçek anlamda iman edip, hayatını ona göre
düzenleyen kullar mü’mindirler. Fakat Allah’ın dışında başka veliler,
başka sığınaklar arayanlar Kur’an’a göre müşriktir. Kur’an bu duruma
karşı sık sık uyarır insanları ve şöyle der: Gökleri ve yeryüzünü yoktan
var eden, yediren, ama kendisi yeme ihtiyacında olmayan Allah’dan başka
ilah edinmek, öyle mi?! Hiçbir şeyi yaratamayan, yemek-içmek gibi
biyolojik ihtiyaçlarla malül, sizin gibi, yaratılmış varlıkları veliler
(evliya) ediniyorsunuz. Böylece Allah’a şirk koşuyor, müşrik
oluyorsunuz. (6/En’am, 14).
Bilinmelidir ki, müşrikler ulularını, reislerini, din adamlarını son
derece iyi niyetlerle(!) evliya edinmektedirler. ‘İyi niyetleri’ şudur:
Edindikleri bu veliler (evliya) onları Allah’a yaklaştıracaklar!
(39/Zümer, 3). Görüldüğü gibi, son derece dindarca bir tutumla karşı
karşıyayız. Kendileri Allah’a yaklaşamadıkları için, Allah katında daha
fazla değeri olduğuna inandıkları kendileri gibi insanları evliya
ediniyorlar. Fakat Kur’an buna, “dini Allah’a has kılmamak” adını
veriyor. (39/Zümer, 2-3). Bu tutum, dini Allah’la insanlar arasında
paylaştırmak, bölüştürmek; adeta şunlar Allah’a, şunlar da ilahlarımıza
aittir diyen müşriklerin mantığı gibi, “dinin şu şu işleri Allah’a, şu
şu işleri de putlarımıza/evliyamıza aittir” demektir. Allah hiç kimseye
böyle bir yetki vermemiştir. Hiç kimse Allah’ın vekili değildir.
Dolayısıyla bu şirki işleyen müşrikler son derece anlamsız, asılsız,
temelsiz bir iddiada bulunmaktadırlar. Bunların iddiası, örümcek evine
benzetilmiştir. Evet, Allah’dan başka evliya edinenlerin durumu, örümcek
evine benzer, fakat örümcek evi de evlerin en çürüğüdür! (29/Ankebut,
41). Allah’dan başka evliya edinmek, Kur’an’ın şiddetle reddettiği bir
şirk olgudur. Zira Allah’dan başka veli (‘evliyâ’) yoktur! (42/Şura, 9).
Allah’dan başka evliya ittihaz edinenleri Allah daima gözetlemekte olup
(42/Şura, 6), bunları cehenneme sürecektir. (18/Kehf, 102). O günkü
pişmanlıkları da fayda vermeyecektir. (25/Furkan, 27-28).
Allah’dan başkalarını evliya edinmek, aslında Şeytan’ı evliya edinmek
demektir. Halbuki şeytan sadece insanları kandırır. (4/Nisa, 119-121).
Buna rağmen müşrikler, içine düştükleri dalaletin bilincinde olmayıp,
iyi işler yaptıklarını zannedebilirler. (7/A’raf, 30). Örümcek evi
misali, ‘çürük varlıkları’ kendisine evliya edinen müşriklerden hiçbiri,
kendilerine yapılan müslümanca uyarıya aldırış etmemekte, bilakis ikaz
edildikçe cahiliyye gurur ve hamiyyeti ile, kendisine rab ve ilah
edindiği azizlere/şeyhlere/ululara Allah’a güvenir gibi dayanıp
güvenmekte, kendisini uyaranları da, bu işleri hiç bilmeyen zavallı
sapıklar olarak görmektedir. Tıpkı, kendilerine Allah’dan başka İlah
olmadığını hatırlatan Peygamberlerini, apaçık bir dalalette gören Nuh’un
kavmi gibi. (7/A’raf, 59-60). Mekke kafirleri de, Peygamber Muhammed
(a.s)ın kendilerini az kalsın ilahlarından saptıracağı kaygısıyla,
birbirlerini böyle bir ‘dalalete’ düşmemek için ‘sabır’ ve sebatla
tanrılarına sahip çıkmaya davet etmekteydiler. (25/Furkan, 41-42). Nasıl
ki Muhammed (a.s), müşrik Mekkeliler’e göre ‘dalalet’te idiyse, bugünkü
müşrikler de, Allah’a hiç kimseyi eş koşmayan mü’minleri dalalette
görmektedirler.
İslam’ın ‘Din’ olmaktan çıkartılıp, ‘kültürleştirildiği’ dönemlerden
beri, Müslüman kavimler beyninde, ‘evliya’ kavramı, Kur’an’daki sahih
anlamından kopartılarak, putperestliği ifadeye yarayan bir kült haline
gelmiştir. Bu süreç içinde ‘evliya’, eren/ler, ermiş/ler, mürşid-i
kamil, ‘Allah’ın veli kulları’ gibi kavramlarla anılır olmuş ve zamanla,
başka kültürlerden devşirilen ‘insan-ı kâmil’ kavramına dönüşmüştür.
İslam kisvesi giydirilmiş mistisizmdeki ‘insan-ı kâmil’, tıpkı
Hristiyanların “Tanrı’nın oğlu Tanrı İsa” dogması gibi bir şeydir,
tanrısal niteliklere sahiptir. Tıpkı tanrı gibi ezeli ve ebedi sıfatları
vardır. Bu arada mistisizm, üçler-yediler-kırklar gibi ‘ricalül gayb’
adıyla anılan bir gizli/batınî evliya hiyerarşisi icad etmiş, bir bakıma
dünyanın gidişatını, tabii hayatın işleyişini ve hini hacette insanlara
yardım etme yetkisini bunlara tevdi eylemiştir. Yani Allah’ın kudretini
bunlara bölüştürmüştür. Halbuki Allah kendi emrinde ve hükmünde hiç
kimseyi ortak edinmemiştir. Hiçbir beşerin de böyle bir ortaklığa
liyakat kesbetmesi düşünülemez.
Gayba muttali olan, insanların kalbinden geçeni bilen, gittiği yerlere
bereket yağdıran, diriyken veya kabirdeyken veya ahiret günü cehennemin
kapısında durup, kendi müritlerini cehenneme girdirmeme gibi birtakım
tanrısal yetkilerle donatılan evliya kültü, Kur’an’ın bütün akide
ilkelerini alt üst etmektedir. Halbuki Allah ne diriyken ne de ölüyken
kimseye böyle bir yetki vermemiştir. Allah, Allah’a ait olan sıfatları
hiçbir kuluna vermez. Allah, gönderdiği bütün Rasullere, “Benden başka
ilah yoktur, öyle ise sadece bana kulluk edin” diye vahyetmişken
(21/Enbiya, 25), sıradan insanlar nasıl bu hükmün dışında olurlar?
Bu bağlamda, Mekke müşriklerinin, Allah’ın dışında tanrı edindikleri
ilahlarının Allah’la kendileri arasında şefaatçi olacağını var
saymalarına değinmek icab etmektedir. Kur’an müşriklerin, putlarını,
Allah’la kendi aralarında şefaatçi olarak tasavvur ettiklerinden açıkça
bahseder (10/Yunus, 18; 39/Zümer, 43) ve bunu kesin bir dille reddeder.
Zira şefaatin tamamı Allah’a aittir. (39/Zümer, 44). Kur’an bu ayette
“Göklerin ve yeryüzünün bütün mülkü Allah’a aittir” derken, “hiç
düşünmez misiniz?” demeye getiriyor. Kur’an, müşriklerin şefaatçi sıfatı
yükledikleri tanrılarının onlara ne bir fayda ne de bir zarar verebilen,
sıradan nesneler olduklarına dikkat çekiyor ve çok ciddi bir uyarı
yapıyor: “Siz Allah’a, göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber
veriyorsunuz?” (10/Yunus, 18). Şimdi şunu düşünmek gerekmiyor mu: Mekke
müşriklerinin, birtakım sıradan nesneleri Allah’la kendi aralarında
şefaatçi tanrılar zannetmeleri ile, ‘Muhammed ümmeti’ sınıfından bazı
kimselerin, filanca şeyh ya da veli hazretlerini şefaatçi bilmeleri
arasında ne gibi bir fark vardır? Mekke müşrikleri bu vehimleriyle
Allah’a din öğretme gibi bir cüret içine girerken, berikiler farklı bir
iş mi yapmaktadırlar? Allah’ın şefaatçiye ihtiyacı var mıdır? Allah
hangi fani insanı kendine şefaatçi (yargılamasında ortak) edinir? Allah
katında sıradan bir isimlendirmeden başka bir şey olmayan bu sanal
tanrılar, nasıl Allah’ın ortağı olabilirler? Kısacası, müşriklerin
Allah’a koştukları şeriklerinden kendilerine ahirette hiçbir şefaatçi
olmayacaktır ve o şerikler kendilerini orada yüz üstü bırakacaklardır.
(30/Rum,13).
Şefaat akidesini kesin bir dille yalanlayan Kur’an, Allah’dan başkasını
vekîl edinmemeyi (17/İsra, 2), sadece Allah’ı vekîl tutmayı
(73/Müzzemmil, 9) kullara öğütler. Sadece Allah’a dayanıp güvenmeyi
emreder. (12/Yusuf, 67).
Kur’an müşriklerin, Allah’dan başka bazı varlıkları Allah’a denk, Allah
benzeri dostlar/tanrılar edindiklerine ve o tanrıları Allah’ı sever gibi
sevdiklerine dikkat çeker. Buna karşın mü’minler ise Allah’ı severler.
(2/Bakara, 165). Allah’ın dışında, kendileri gibi birtakım insanları
şeyh, veli, evliya, ‘hazret’, mürşid-i kamil ve benzeri isimlerle
(53/Necm, 23) rab/ilah edinen kimselerin bu ayetleri doğru
okuyamadıkları bir gerçektir.
Kur’an, Allah’ın dışında ilahlar edinenlerin bu şeriklerine evsân ve
sanem kelimeleriyle işaret eder. Rağıb İsfehani’ye göre evsân’ın tekili
olan ‘vesen’, müşriklerin tapındıkları taşlar demektir. Yani Lat, Menat,
Hubel ve Uzza gibi putlara evsân denmektedir. Sanem ise, aynı müellife
göre, müşriklerin Allah’a yakınlaşmak düşüncesiyle gümüşten, bakırdan ya
da ağaçtan yaptıkları heykellerdir. Çoğulu ‘esnâm’dır. (Samirî’nin
altından bir buzağı heykeli yapmış olması ve denizden geçen
İsrailoğulları’nın, Musa’dan kendileri için de böyle ilahlar
(putlar=esnâm) yapmasını istemiş olmaları, ‘esnâm’ın gümüş, bakır, altın
gibi metalden ya da ağaçtan yapılmış heykeller olduğu anlamını
güçlendirmektedir.) Rağıb İsfehani, bazı bilginlerin Allah’ın dışında,
kendisine tapılan her şeye sanem dediklerini belirtmekte, hatta,
insanları Allah’dan alıkoyan her şeye sanem denir demektedir. Bu manaya
göre, evsân ile sanem arasındaki fark, putların imal edildikleri
maddeden ibarettir. Rağıb el-İsfehani, İbrahim Peygamber’in, “Rabbim!
Beni ve oğullarımı putlara (esnâm) tapmaktan uzak tut!” (14/İbrâhîm, 35)
duasını şöyle yorumlamaktadır: İbrahim (a.s) Allah hakkında marifet
sahibi idi, hikmetine vakıftı, dolayısıyla müşriklerin tapındığı bu
heykellere tapmak gibi bir korku taşıyor olması düşünülemezdi. Şu halde
İbrahim (a.s) şöyle demiş olmalıydı: “Rabbim, beni, Sen’den yüz
çevirtecek her türlü alıkoyuştan uzak tut!”
İbrahim Peygamber’in kavmi putlara (esnâm) tapıyordu ve İbrahim bu
nedenle, babasını, kavmi ile birlikte sapıklıkta gördüğünü açıkça
söylemişti. (6/En’am, 74). Hatta bu kadarla da yetinmemiş, müşrik
kavminin puthanesine girerek, bütün putları (esnâm) kırmış, sadece en
büyüğünü bırakmış ve baltayı da onun boynuna asmıştı. Fakat müşrik
toplum İbrahim’i dalalet içinde gördüğü için, tanrılarının şerefini
kurtarmak adına onu yakmak istemişlerdi. (14/İbrâhîm, 68).
Kavminin, muhtemelen gümüşten, bakırdan ya da ağaçtan yonttukları bu
putlara İbrahim Peygamber ‘temâsîl’ (temsiller= heykeller) (21/Enbiya,
52) ve ‘esnâm’ (putlar) (21/Enbiya, 57) derken, kavminin, ‘ilah’
(ilahlarımız= âlihetunâ) demiş olması (21/Enbiya, 59, 62, 68) dikkate
şayandır. Şu halde, değişik malzemelerden yapılan bu heykeller,
Peygamber gözüyle heykel ve put, müşrikler gözüyle ise İlah/Tanrı’dır.
Gerçi Kur’an’ın başka bir yerinde kendileri de bu ilahlarına ‘esnâm’
adını vermektedirler. (26/Şuarâ, 71). İbrahim peygamber de, bu putlar
için ‘evsân’ kelimesini de kullanmaktadır. (29/Ankebut,17, 25). Bu,
‘evsân’ı ilah edinmelerini de, dünya hayatına olan bir muhabbete
bağlamaktadır. (29/Ankebut, 25).
Unutmamak gerekir ki, şirk dininin tanrıları olan putlar (sanem veya
evsân), asıl tapılan varlıklar değildir. Asıl tapılanlar, bu putların,
heykellerin temsil ettiği birtakım değerlerdir. Dolayısıyla gerçek
putperestliği, onların şahsında birtakım fikrî disiplinlere ve
müesseselere inanmak değil de, bu temsillere perestij etmek olarak
algılamak yanıltıcı olacaktır. Buradan hareketle şunu da söyleyebiliriz
ki, ‘putperestlik’, ‘şirk’in eş anlamlısı değildir. Şirk putperestlikten
daha kapsamlıdır. Putperestlik şirkin bir biçimidir.
Heykellerden tanrı edinmek hususunda Samirî tipik bir örnektir. Musa
(a.s) İsrailoğulları’nı denizden geçirdikten sonra, kırk gün Tur dağına
gitmiş ve kavminden uzak kalmıştı. Bu esnada kardeşi Harun’u onlara
vekil bırakmıştı. Fakat, Samirî öncülüğündeki müşrik kavim, Musa’nın bu
ilahları unuttuğu fikrinde idiler. Samirî onlara altından bir buzağı
heykeli yapmıştı. Bunu da, “Musa’nın görmediği şeyi gördüğü” iddiasına
dayandırıyordu. (20/Tahâ, 88, 96). Yani Samirî, dinde Musa’dan daha ince
düşünmekteydi! Kendisini Musa’dan daha ileri görüşlü, daha parlak
fikirli, “dinin özünü daha iyi kavrayan biri” olarak görüyordu. Musa ise
işin özünü tam kavramamıştı, çünkü bir tane altından tanrısı bile yoktu!
Günümüzde de şirkin değişik biçimlerini içlerine sindirmiş olan
müşrikler, Musa’nın veya İbrâhîm’in okuduğu aynı ayetlerle kendilerini
uyaran mü’minlerden kendilerini daha ileri görüşlü, daha parlak fikirli
ve dinin özünü daha iyi kavramış olarak görmektedirler. Aynen Samirî ve
adamları misali, kendileri için ilah olarak Allah’ı yeterli bulmayan bu
insanlar, kendileri için demokrasiden, laiklikten, hümanizmadan, hasılı
taştan ve demirden olmayan, ideolojik putları ilahlar edinmektedirler.
Hem Allah’a, hem de bu putlara kulluk yapmaktadırlar. Bu anılan çağdaş /
muasır medeniyet putlarının, kendilerini Allah’a daha da
yaklaştıracağına inanmaktadırlar.
Samirî’nin buzağı heykelinin böğürmesi mutlaka ona, toplum nezdinde
büyüleyici bir karizma sağlıyordu. Bu noktadan hareketle, “günümüzdeki
heykellerin de (putların/esnâmın) böğürmesi gerekmez mi?” diye
düşünebilir miyiz? Hayır. Çünkü artık toplum katmanları, böğüren
heykellerin sırrını keşfetmiş durumdalar. Bu gün için, bu böğürme,
yerini soyut biçimlere terk etmiştir. Bugün kitleleri teshir eden putlar
çıkar, makam-mansıp, para ve hükmetme makamı gibi seküler hedeflerdir.
İktidar araç-gereçleri Samirî’nin buzağısından daha iyi böğürmektedir.
Tevhîd nasıl ki kendi içinde bütünlüğe sahip bir sistemse, şirk de kendi
içinde bütünlüğe sahip bir sistemdir. Müşriklerin gerek akide ve
ibadetleri, gerekse günlük hayatları, ahlak anlayışları, gelenek ve
görenekleri de müşrikçedir. Mesela müşriklerin cinleri Allah’a ortaklar
koşmaları (6/En’am, 100), melekleri Allah’ın kızları (17/İsra, 40)
olarak tasavvur etmeleri, Allah’a çocuk isnad etmeleri (6/En’am, 100;
17/İsra, 40) hep bu cümledendir.
Müşriklerin Allah’a çocuk isnad etmeleri belki de işledikleri cürümlerin
en büyüğüdür. “Allah çocuk edindi dediler. Haşa! O bundan münezzehtir.
Çünkü O bundan müstağnidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.
Bu hususta yanınızda herhangi bir delil yoktur. Allah hakkında
bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” (10/Yunus, 68).
“Allah çocuk edindi” diyenlerin ve babalarının hiçbir ilmi delilleri
yok. Ağızlarından çıkan bu yalan söz ne kadar da büyük bir cürümdür!
(18/Kehf, 4-5).
Bu konuda Hristiyanlar da önceki müşriklerin yolunu takip etmişlerdir.
Allah onların Allah’ın oğlu olduğunu iddia ettikleri Meryem oğlu İsa’nın
gerçek haberini anlatır ve Allah’ın çocuk edinmekten münezzeh olduğunu
belirtir. (19/Meryem, 35). Bu öyle kafirce bir iddiadır ki, bu
ilhadlarından dolayı Allah’ın gazabı nedeniyle neredeyse gökler
çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp yok olacaktır. (19/Meryem,
88-92).
Hristiyanlar İsa’yı sadece Allah’ın oğlu olarak değil, aynı zamanda
Allah’ın yeryüzünde bedenlenmiş şekli olarak kabul etmektedirler.
Yuhanna İncili İsa’yı şöyle tanımlamaktadır: “Kelam başlangıçta var idi
ve Kelam Allah nezdinde idi ve Kelam Allah idi.” İsa’ya Rab veya
Allah’ın oğlu demeleri mecazi anlamda değil, gerçek anlamdadır.
Kur’an Hristiyanlar’ın ‘teslis’ akidesine değinir ve hem “Allah Meryem
oğlu Mesih’tir” demelerinden, hem de “Allah üçün üçüncüsüdür” inancına
sahip olmalarından dolayı onları kafir sayar. (5/Maide, 72-73).
Hristiyanlar “Allah üçün üçüncüsüdür” derken, Allah’ı üçe bölmekte, bir
başka anlatımla iki varlığı (İsa ve kutsal ruh) Allah’ın Allahlığına
ortak kılmaktadırlar. Halbuki Allah’dan başka ilah yoktur, İsa,
kendisinden önce gelip geçmiş benzerleri gibi, Allah’ın sadece bir
Rasulü’dür. Annesi de dosdoğru iffetli bir kadındır. Her ikisi de her
insan gibi, yemek yiyen, İlahi tabiat taşımayan, bizim gibi beşerdirler.
(5/Maide, 75). İşte İsa’yı ve annesini böyle bilmeyen Hristiyanlar,
tıpkı kendilerine ne fayda ne de bir zarar veremesi mümkün olmayan
şeyleri ilah edinen Mekke müşrikleri misali, iki insanı ilah edinmekle
müşrik olmuşlardır.
Bu dogma, müşriklerin aynı zamanda dindar insanlar olduğu tezimizi
destekleyen çok önemli bir örnektir.
Allah’a çocuk isnadı yeterince bir küfür değilmiş gibi, bir de bazı
müşrikler, kız çocuklarını Allah’a isnad etmişlerdir. (43/Zuhruf, 16;
53/Necm, 21). Daha doğrusu müşrikler meleklerin Allah’ın kızları
olduklarına inanıyorlardı. (17/İsra, 40).
Şüphesiz Allah bütün müşriklerin bu çirkin iftiralarından münezzehtir.
En güzel isimler O’nundur ve O’nun isimleri arasında “Allah çocuk
edinir” gibi bir isim yoktur. (17/İsra, 110-111). Bütün göklerin ve
yerin mülkü O’nundur, O mülkünde ortak edinmez, çocuk da edinmez.
(25/Furkan, 2).
Şirke dayalı cahiliyye dünya görüşü, hayatın her alanını kirletmektedir.
Yargıları daima arızalıdır. Mekke müşrikleri ekinlerinden Allah’a bir
pay, putlarına da bir pay ayırmaktaydılar. Fakat tıpkı ruhbanlık misali,
bu kurala da dürüstçe(!) uymuyorlardı. İlahları için ayırdıkları
hayvanları ve ekinleri kendilerinin dilediğinden başkasına haram
sayıyorlardı. Ayrıca hayvanların karınlarında olan yavruyu da kadınlara
haram kılmışlar, sadece erkeklere serbest kılmışlardı. Ama eğer yavru
ölü doğarsa kadın ve erkek ortak oluyordu. Böylece kendi kafalarından
helal ve haram ihdas ediyorlardı. (6/En’am, 136-139). Allah’ın sonsuzca
lütufkarlığının eseri olarak yarattığı (hayvanlar türünden) rızkı
kadınlara haram kılmak (6/En’am, 140) tam müşrikçe bir tutumdur. Halbuki
Allah domuz eti, leş, kan ve putlar adına kesilmiş hayvanın dışında,
bütün insanlar için yeryüzünün temiz ve güzel rızıkları helal
kılınmıştır. (5/Maide, 3-4; 6/En’am, 145).
Tıpkı bunun gibi, müşriklerin şerikleri, yani bu şeriklere yükledikleri
anlamlar gereğince, kafir dünya görüşleri onlara çocuklarını öldürmeyi
öğütlemiş (6/En’am, 137) ve de öldürmüşlerdir. (6/En’am, 140).
Müşriklerin dünya görüşlerinde kız çocuğu da, istenen bir evlat
değildir. Onlardan birine kızı olduğu müjdelenince öfkeden yüzünün mos
mor kesildiğini Kur’an haber vermektedir. (43/Zuhruf 17-18). Modern
müşrik toplumlarda da kadına ilişkin bu müşrikçe yaklaşım devam
etmektedir. İmajın aksine kadın hala putperest erkeklerin sadece
metaıdır. Kadın haklarını savunuyor görünmelerine rağmen, eğlence
nesnesi olmaktan öte kadına bir değer biçmemektedirler. Putperest batı
medeniyetinin dayattığı ‘Kadın-erkek eşitliği’ tezi de, kadın erkek
arasında var olan mesafeyi ortadan kaldırıp, iffet, namus, haya, utanmak
gibi bütün ahlaki değerleri yok etmek içindir.
Şirk koşmanın elbette birtakım dayanakları vardır. Bunlardan biri,
‘atalar kültü’dür. Bütün Peygamberlerin kendilerini “Allah’ın
indirdiklerine” “Rasul’e” (2/Bakara, 170; 31/Rum, 21; 5/Maide, 104)
uymaya davet etmelerine karşı müşrikler, “ama biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz yoldan başkasına uymayız!” (2/Bakara, 170; 31/Rum, 21);
“babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” (5/Maide, 104)
gerekçeleriyle karşı çıkmışlar, atalarına sığınmışlardır. Hatta bununla
da yetinmeyip, hem kendilerinin hem de atalarının Allah’a şirk
koşmalarını da Allah’a atfetmiş, gündelik dildeki tabirle, şirklerinin
faturasını Allah’a kesmişlerdir. (6/En’am, 148; 16/Nahl, 35). Kendi
cürmünü Allah’a fatura etmek, şirkin ne kadar büyük bir cehaletten
kaynaklandığını göstermektedir. Burada, zaman zaman yanlış anlaşılan bir
hususa dikkat çekmek gerekmektedir. Kur’an’da da, Allah dileseydi
müşriklerin şirk koşmaları mümkün olmazdı buyurulur. (6/En’am, 107).
Fakat bu, müşriklerin iftiralarından farklı bir şeydir. Murad-ı ilahi
odur ki, eğer Allah dileseydi, müşriklere vereceği belalar ve azaplarla
işleri bitirilir, bu cürümleri işleyen bütün organları dumura
uğratılırdı ve bir taş kütlesinden farksız kılınabilirlerdi. Fakat
Allah, bütün insanları imtihan ettiği bu dünya hayatında onlara, bu
cürümleri işleyecek fırsatları tanımaktadır. (30/Rum, 34). Yani “dinde
zorlama yoktur.” (2/Bakara, 256).
Allah’ın inzal buyurduğu sapa sağlam, ‘urvetül vüskâ’ ed-Din dururken,
atalardan devralınan cahiliyye kültürünü, alternatif bir din gibi
muhafaza etmek, kesintisiz devam etmektedir. Günümüz müşrikleri de
atalarını, Allah’ı sever gibi, hatta bazen Allah’dan da fazla sevmekte,
atalarını Allah’ın önüne geçirmektedirler. Müşriklerin atalarını
referans olarak göstermeleri, onları çok sevdiklerindendir denemez.
Çünkü mesele, ataları sevmekle ilgili olsaydı, İbrahim de onların
atalarıydı. Fakat bütün mesele, şirk kültürünün egemen olduğu bir
geleneğin sürdürülmesidir. Atalar, şirk geleneğinin güncelleştirilmesi
için bahanedir.
Atalar yolundan gitmek, atalara laf söyletmemek, ataları kutsamak,
Tevhîd dinine karşı gelmek için en fazla baş vurulun araçlardan biridir.
Günümüz ‘müslüman’ toplumlarında atalar kültü, daha çok mezhep imamları,
din bilginleri ve şeyh efendiler biçiminde legalleştirilmekte, bu
nedenle ilgili kişilerin türbeleri adeta tapınaklara benzetilmektedir.
Kuşkusuz bu durum, selef alimlerinin ve mezhep imamlarının salih
olanlarını kötü yapmaz. Tıpkı İsa peygamber’in Rabbine söylediği gibi
(5/Maide, 116-117), o salih insanlar, ölümlerinden sonra kendilerinin
putlaştırılmasından dolayı suçlanamazlar. ‘Mezhep imamı’ veya ‘din
bilgini’ namındaki selef alimlerinin mü’minlerine hayır duadan ve
bıraktıkları eserlerden (elverdiği ölçüde) istifade etmekten başka bir
şey biz Müslümanlara yaraşmaz. Ancak bu, ‘selef-i salihin’i kutsamayı,
onları la-yüs’el, ‘la-yuhti’ (hata yapmazlar) kimseler olarak görmeyi,
tıpkı tevbe suresinin 31. ayetindeki gibi onları ilahlar ve rabler
edinmeyi gerekli kılmaz. Bu gerçeğin pekala farkında olan şirk
önderleri, kasıtlı olarak kavram kargaşası yaratmakta, kendilerine
rablık tasladıkları halk yığınlarını aldatmaktadırlar.
Din, ataları, mutlak surette yermekte değildir. Böyle olsaydı Kur’an,
kendisinden asırlarca önce yaşamış olan bir ‘ata’yı, İbrahim’i Muhammed
(a.s)a ve ümmetine örnek/model insan (üsvetün hasene) olarak
göstermezdi. Din’in ilkesi, ataları sırf atalar olduğu için doğru kabul
etmemek, onların yanlışlarını sürdürmemek ve hiçbir şeyi Allah’ın dini
önüne geçirmemektir.
Kur’an’ın bu ilkelerine uyarak, “atalarımızın geleneği eğer İslam
değilse, bunu Allah’ın dini önüne geçirmeyelim” diyen mü’minleri
müşrikler, geçmişi inkar etmek, atalara küfretmek, geçmiş din
büyüklerine dil uzatmak, sahabeye saygı göstermemek gibi yalan, yanlış
ve iftiralarla karalamaktadırlar. Mesela Ali b. Ebi Talib ve oğulları
Hasan ve Hüseyin belirli bir Müslüman zümre tarafından, olması
gerekenden daha fazla sevilip(!) sayılmakta, kendi meşreplerinin sembol
isimleri olarak kullanılmaktadır. Şimdi Ali, Hasan ve Hüseyin’i
kutsamayın, en azından kendi bâtıl dînî görüşlerinizi bu mü’minlere
isnad etmeyin diyen kimseler, söz konusu zümre tarafından bilinçli
olarak tahkir edilecek, Ali-Hasan ve Hüseyin düşmanlığı yapıldığını
iddia edecektir.
Kur’an’ın dinde neyi ifade ettiğini tam olarak anlayamayan, belki de
Kur’an’a gereği gibi iman etmemiş kimi kişi ve zümreler, Yahudiler’in
Mişna ve Talmud’u benzeri birtakım kitapları kendilerine rehber
edinerek, Kur’an yerine bu kitapları aziz bilmektedirler. Gerekçeleri
ise basittir: Bu kitapların müellifleri Kur’an’ı en iyi anlamış
kimselerdir! Ne bizler o üstatlardan daha iyi Kur’an’ı anlayabiliriz, ne
de o üstattan daha iyi anlaşılmasına hacet vardır! Şirkin gürültüsü o
dereceye varmış ki, Kur’an’ı eline alıp, dininin kaynağı bir kitabı
okuyan mü’minler tekfir bile edilebilmektedirler.
Aslında ‘atalar’a sığınmak, köşeye sıkışmış, söyleyecek hiçbir doğru
sözü kalmamış bir insanın, kaçışı, topu taca atmasıdır. Bunu Firavun da
yapmıştı. Musa’ya, “Peki, önceki kuşakların hükmü nedir?” (20/Tahâ, 51)
derken, Musa’nın, onların cehennemlik olduklarını söylemesini bekliyor,
böylece toplum nazarında onu, “bütün geçmiş milletleri inkar etmek” gibi
bir ‘cürüm’le sıkıştırmak istiyordu. Bugün de, söyleyecek bir hak sözü
olmayan müşrikler her başları sıkıştığında, geçmiş kafir önderlerine
sığınmakta, ‘onları inkar etmek’ gibi bir suçla ‘suçüstü’ yapmak
istemektedirler.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız şirk olgusu, Allah’a yapılan bir
iftira, büyük bir günah (4/Nisa, 48) ve pek derin bir dalalettir.
(4/Nisa, 116). Şirk bir yalandır, zandır, nefislerin aşağılık arzusudur
(10/Yunus, 66; 53/Necm, 23) ve sonuç itibariyle büyük bir zulümdür.
(31/Lokman, 13). Böyledir çünkü, şirk, Allah’ın, hakkında hiçbir delil
indirmediği (6/En’am, 81; 7/A’raf, 33; 30/Rum,35), hiçbir ‘bilgi’ye
dayanmayan (29/Ankebut, 8; 40/Mü’min, 42) bir yanılsamadır. Allah şirke
yol açacak hiçbir vesileye izin vermemiştir. Şirk yanılsamadır, çünkü
Allah, mülkünde hiç kimseyi kendi tasarrufuna ortak kılmadığını açıkça
beyan ediyorken (17/İsra, 111; 18/Kehf, 26; 25/Furkan, 2), insanların
aksini iddia etmeleri hiçbir anlam ifade etmemektedir.
Herhangi bir yaratılmışı Allah’a eş koşmak, Allah’a kendi dinini
öğretmek, O’na hiç bilmediği bir şeyi bildirmek sayılır. (13/Ra’d, 33).
Allah’a ortak kılınan şerikler, ‘adlandırılamaz’ sanal varlıklardır.
(13/Ra’d, 33). Müşrikler şeriklerine nasıl bir isim verebilirler? Allah
kendisine ‘halik’ diyor, peki şeriklere ne denebilir? Şerik olabilmeleri
için ‘yaratıcı’ olabilmeleri gerekmez mi? Peki, kendileri yaratamayan
(6/En’am, 14; 7/A’raf, 191; 10/Yunus, 34 v.b.), bilakis yaratılmış
nesneler olup, hiç kimseye bir yarar ya da zarar veremeyen (68/Kalem,
41; 7/A’raf, 195), hiç kimseyi hidayete erdiremeyen (10/Yunus, 35)
varlıkları Allah’a eş tutmanın ne anlamı olabilir? Nasıl ki “şu dağ
altındır” demekle altın olmazsa, “güneş benim malımdır” demekle nasıl
öyle olmazsa, bir karıncaya ‘fildir’ demekle fil olmazsa, herhangi bir
puta ‘ilahtır’ demekle de ilah olmaz. Müşrikler şeriklerine ‘büyük’,
‘ulu’, ‘yüce’, ‘aziz’ demekle öyle olmazlar. Kur’an’ın, şerikleriniz,
sizin taktığınız isimler olmaktan başka bir şey değildir demesinin
(7/A’raf, 71; 12/Yusuf, 40; 53/Necm, 23) anlamı budur. Saf insanları
dolandırmak için kendine ‘büyük bir zengin’ süsü veren kişi ne kadar
gerçekçiyse, putlar da o kadar tanrıdır…
Kur’an, ‘doğru söz’den anlamayanlar için bir de, temsîlî anlatımlarla
şirkin denâetini tasvir eder: Bir köle düşünün ki, kendi aralarında
çekişmeli, nizalı birden fazla efendinin hizmetkarıdır. Diğer birisi de
bir tek efendinin kölesidir. (39/Zümer, 29). Bu iki köleden hangisi daha
rahat ve huzurludur? Birden fazla efendinin kölesinin huzurlu olması
imkansızdır. Muharref İncil’in, tahrif olmaktan kurtulmuş ayetlerinden
biri, Kur’an’ın bu örneğinin aynısıdır: Matta İncili’nin 6. babında
denmektedir ki: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez… Siz Allah’a ve
mammona (ekmek=zenginlik) kulluk edemezsiniz!”
Kur’an’ın ve İncil’in bu temsilleri karşısında denebilecek hiçbir söz
bulunmamaktadır. Bir tek Efendi’ye (Allah’a) kul olmayan insanlar
(müşrikler), ‘Allah’ gibi bir bağdan(!) kurtulduklarını zannedip, o
kadar çok efendiye köle olmaktadırlar ki, hayatları tamamen
kararmaktadır. En başta kendi hevâ ve heveslerini ilah edinmektedirler.
(25/Furkan, 43). Allah’a iman etmenin lezzetini tadamayan putperestler,
hayvanî zevklerin, geçici dünya çıkarlarının, dünyaya ait az bir meta’ın
kulu kölesi olmakta, sonsuz olduğu dikte ettirilen ihtiyaçlar, yedi
başlı ejderha gibi mezara girinceye kadar peşini bırakmamaktadır.
Şurası açık bir gerçektir ki, şirk Allah’ı gereği gibi takdir
edememektir. Kur’an, müşriklerin Allah’ı gereği gibi takdir
edemediklerine dikkat çeker. Çünkü eğer bilselerdi bütün kainat Allah’ın
mülküdür. Kıyamet günü bütün yeryüzü Allah’ın tasarrufunda olacak,
gökler O’nun sağ eliyle dürülecektir. Allah elbette müşriklerin ortak
koşmalarından münezzehtir. (39/Zümer, 67). Allah’ı hakkıyla takdir etmek
O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı gerektirirdi.
Şeytanın, hevâ ve hevesin kulu olan müşrikler kalıcı hiçbir değer
üretemezler. Kayda değer, övgüye layık amelleri olamaz. Hayatları hep
bir tenakuz içinde, kalpleri sürekli hasret içinde kalır. Müşriklerin
Salih amelleri olamaz. Allah için olduğunu iddia ettikleri amelleri
tamamen bir hiçtir. Ellerine hiçbir sevap geçmeyecek, hayrını
göremeyeceklerdir. Kur’an yine enfes güzellikte ikinci bir temsille
onların amellerini şöyle yargılıyor: “Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o,
gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış; yahut da rüzgarın
kendisini uzak bir yere savurduğu bir nesne gibidir.” (22/Hac, 31). Bu
mesel, bir hiçliği, dünyada hiçbir hoş sadâ bırakmamayı, hayırla yad
edilmemeyi, rüzgarın savurduğu kül gibi (14/İbrahim, 18) tamamen yok
olmayı anlatmaktadır.
Kısacası Kur’an, müşriklerin amellerine hiçbir değer atfetmez. Bunu
bilhassa mescidlerin imarı bağlamında dile getirmesi (9/Tevbe,17) ilgi
çekicidir. Bu ayet büyük ihtimalle müşriklerin Mescid-i Haram’ı imar
ettikleri, hac mevsiminde hacılara su vermek gibi dînî hizmetleri
yaptıklarını bir dindarlık göstergesi olarak öne sürmeleri üzerine nazil
olmuştur. Allah ise, kafir olduklarına kendilerinin de şahitlik ettiği
müşriklerin, Allah’ın mescidlerini imar etme gibi iddialarının hiçbir
anlam taşımadığını yüzlerine vurmuştur. (9/Tevbe, 17). Çünkü Allah’ın
mescidlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı ikame
eden, zekatı veren ve sadece Allah’dan korkan kimseler imar edebilirler.
(9/Tevbe, 18). Ancak mü’minlerin amellerinin Allah katında bir değeri
olabilir.
Şu halde müşriklerin işlerine ‘islamî’ denemez. Yeryüzünde Allah’a ve
Rasulü’ne harp ilan etmiş müşriklerin, dine ve dindarlara hizmet etmek
görüntüsündeki icraatlarına itibar edilmez. Müşrikler bir taraftan
yeryüzünü kan gölüne çevirir, masum insanların namuslarını haleldar
eder, Allah’ın emir buyurduğu tesettürü yasaklama cüretini gösterir,
tıpkı Salih Peygamber’e itiraz eden selefleri gibi, “sizin namazınız
bizim düzenimizi ortadan kaldıramaz” derken, dine nasıl hizmet
edebilirler? Müşriklerin verdikleri iftar yemekleri, birbirlerine
Kur’an-ı Mübin’i hediye etmeleri, kendilerine hizmette kusur
etmeyeceklerine söz veren dînî vakıf ve derneklere destek çıkmaları,
temel atma törenlerinde besmele çekmeleri, seçim meydanlarında
‘inşaallah’ kelimesini telaffuz etmeleri, arada sırada Cuma namazlarında
görünmeleri, halkın kandil gecelerini kutlamaları, fakirlere yardım
yapmaları v.d. Tevbe suresinin bu ayetleri mucibince, hiçbir anlam ifade
etmemektedir. (6/En’am, 88; 39/Zümer, 65).
Müşriklerle mü’minler aynı ülke içinde yaşayan kimseler olarak,
birbirleriyle ilişkileri nasıl olacak? Mü’minler müşriklere nasıl
davranacaklar? Bu soruların cevabını Kur’an’dan başka yerde bulmak
mümkün değildir. Müşriklerle mü’minlerin aynı cemiyet içinde yaşıyor
olmaları, birbiriyle hemhâl olmalarını gerektirmez. Bu iki sınıf insan,
akide, zihniyet, dünya görüşü olarak tamamen iki ayrı zümredir. İslam
dini, herkesi kucaklayan, “ne olursan ol yine gel” diyen, ‘hoşgörü dini’
değildir. İslam mü’minle kafiri, mü’minle müşriki, mü’minle münafıkı
ayrı tutan bir dindir. İslam’ın kitabı Kur’an, müşriklerin ve
Yahudiler’in mü’minlerin en şedîd düşmanı olduklarını belirtir (5/Maide,
82) ve müşrikleri necis sayar. Bunun için onların Mescid-i Haram’a
yaklaşmalarını bile yasaklar. (9/Tevbe, 28). İman’la şirk arasında;
mü’minlerle müşrikler arasında telafisi imkansız bir mufarakat (ayrılık)
vardır. Mü’minler Tevhîd dininin, müşrikler ise şirk dininin
müntesipleridir. Kur’an çok özenle Allah ve Rasulü’nün müşriklerden beri
olduğunu duyurur. Hatta, müşriklerle ilişkileri tanzim eden Tevbe
suresinin bir adı da ‘berâe’ suresidir. Bütün peygamberler müşrik
kavimlerinin dinlerinden beri olduklarını açıkça duyurmuşlardır.
Mağaraya sığınan gençler de kavimlerinin dinlerinden itizal edip,
ayrışmışlardı. Kur’an böyle bir ayrışmada, ticari kaygının dinlerinin
önüne geçmemesi konusunda mü’minleri uyarmaktadır. (9/Tevbe, 28).
Bu mufarakat (ayrılık) o kadar önemli ki, Allah mü’min kadınlara müşrik
erkeklerle, mü’min erkeklere de müşrik kadınlarla evlenmeyi
yasaklamıştır. (2/Bakara, 221; 24/Nur, 3). Aynı şekilde, iç içe yaşıyor
olmalarına rağmen, mü’minler müşriklerin cenaze namazını kılmaktan,
cenaze merasimlerine iştirak etmekten men edilmişler, onlara mağfiret
dilemek de mü’minlere yasaklanmıştır. (9/Tevbe, 113). (Burada konu
edilen müşriklerin, öldükten sonra kendilerine dinî merasim yapılacak
kadar ‘dindar’ bir kimliğe sahip olduklarına, bir kez daha dikkat çekmek
isteriz).
Mü’minlerin hayrını asla istemeyeceklerine Kur’an’ın tanıklık ettiği
(2/Bakara, 105) müşrikleri mü’minler imana davet etmekle yükümlüdürler.
Onlara İslam’ı hakkıyla duyurmak mü’minlerin görevidir. Gerektiğinde
müşriklerle savaşılmasını emreden (9/Tevbe, 36) Allahu Teala, savaş
esnasında bile, aman dileyip teslim olan müşriklere, Allah’ın sözlerini
dinleme fırsatı verilmesi, yani tebliğ için eman verilmesini
emretmektedir. (9/Tevbe, 6).
Mü’minler müşriklere itaat edemezler. Eğer müşrik anne – baba
çocuklarını Allah’a ortak koşması için zorlarlarsa, anne-baba olmaları,
bu hususta itaat edilmelerini gerekli kılmaz. (29/Ankebut, 8; 31/Lokman,
15). Şirki emretmeyen anne-babaya merhametle davranmak ise, mü’min
olmanın gereğidir. (17/İsra, 23-24).
Şirkle imanın, müşriklerle mü’minlerin din bakımından bu kadar farklı
olmalarına rağmen, kendi siyasi otoritesine kavuşmadığı için İslam’ı bir
‘sivil toplum dini’, kültürel bir etkinlik gibi algılayan bazı çevreler,
dinler arası diyalog adı altında, İslam’la şirk düzenlerini uzlaştırma
siyaseti gütmektedirler. Halbuki ‘dinler arası diyalog’un bir tane ve
olmazsa olmaz şartı vardır, o da, Allah’dan başka İlah/Rab tanımamak;
Allah’ı terk edip, birtakım kulları ilah/rab edinmemek (3/Al-i İmran,
64), beşeri ideolojileri İslam’ın önüne geçirmemektir. Tevhîd dini
İslam’ın, tahrif edilmiş putperestliğe dönüşmüş bir Yahudilikle ve
Hristiyanlıkla uzlaşması, İslam’ı da muharref kılacaktır.
Mü’minler müşriklere karşı asaletlerini korumalı ve cesur olmalıdırlar.
Müşrik ideolojilere yaslanan rejimlerin, sahip oldukları iktidar gücüyle
bütün insanlığa korku vermekte, tedhiş yapmakta oldukları bir gerçektir.
Buna rağmen mü’minler, tıpkı Musa’nın ilahî mesajını fark eden
sihirbazların iman etmesi gibi iman etmeli ve firavunların sihrinin bir
hiç olduğunu anlayabilmelidirler. Mü’minlere tevhîdî duruşun ve
müşriklerden beri olmanın yakıştığı kadar belki hayatta hiçbir şey bir
başka şeye yakışmamaktadır. Hani, İbrahim Peygamber biz mü’minler için
‘usvetün hasene’ değil miydi? O, kavmine: “Siz Allah’ın size, haklarında
herhangi bir delil göndermediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken,
ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?!” (6/En’am, 81)
demiyor muydu? İşte yeryüzünde, Hakk’ın gelmesi, bâtılın yok olması için
bu cesaret ve bilinç yetmektedir.
Kaldı ki müşrikler bu dünyada nasıl köksüzlerse, ahirette de
köksüzdürler. Dünyada şerik edindikleri sanal tanrılar, orada onları
terk edecek, cehennemde yüz üstü kalacaklar. (6/En’am, 22; 16/Nahl, 27;
18/Kehf, 42; 34/Sebe, 27; 40/Mü’min, 73; 41/Fussilet, 47 v.b.). Bu
dünyada onları en fazla ayartan, benliklerine hitap eden şeytan da o gün
onları yardımsız bırakacaktır. (14/İbrahim, 22). Onlara cennet
kesinlikle haram kılınmıştır. (5/Maide, 72). Şirk koşulmasını Allah asla
bağışlamayacaktır. (4/Nisa, 48, 116).
Şurası kesinlikle unutulmamalıdır: Müşrik egemenlerin iradesi asla
Allah’ın iradesi önüne geçici değildir. Allah’ın iradesi her zaman galip
gelicidir. Müşriklerin arzuları hilafına, Allah kendi dinini tamamlamış,
tevhîdin örnekliğini ikame etmiştir. (9/Tevbe, 33; 61/Saf, 9). Müşrikler
istemese de Allah nurunu tamamlamıştır. Mü’minler sünnetullah’a uygun
davrandıkları, Allah’ın belirlediği ilkelere sadık kaldıkları sürece
Allah’ın yardımı onlara her zaman ulaşacaktır. Allah’ın, şirk
düzenlerini muzaffer kılmayı murad ettiğini hiç kimse düşünemez; ama
yeryüzünden fitnenin kalkmasını ve Din’in tamamen Allah’a özgü
kılınmasını murad ettiğini bütün mü’minler bilirler.
Şirkin dünyada ve ahirette insanı hüsrana uğratan bir dalalet olduğunu
bilmeli ve İbrahim peygamber’in duası hayatın hedefi yapmalıdır:
“Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl, beni (bizi) ve oğullarımı(zı) putlara
tapmaktan uzak tut!” (14/İbrahim, 35).
|