|
Bizce tefsir kitaplarında veya tefsir
zihniyetinde yaşayan zaafları şöyle sıralayabiliriz:
1. Basiretsiz nakilcilik.
2. Hurafeperestlik. (Bu iki zaaf israiliyyat dediğimiz malzemeyi
bolca kullanmıştır.)
3. Teferruatçılık. Bilhassa Kur'an'ın kıssaları etrafındaki
teferruatçılık.
4. Bilgiçlik, işgüzarlık. Kur'an'ın müphem bıraktığı açıklamadığı
ifadeleri açmak; onları belirlemek.
5. Filolojik bilgi yetersizliği. Yani arapça bilgisinin sakatlığı
yetersizliği.
6. Aşırı sembolizm. Bâtıni veya Eş'ari denilen tefsircinin
temayülleri
7. Siyasi tarafgirlikler.
8. Aşağılık duygusu ya da modern temayüller. Bu daha çok son
asırda meydana gelmiş bir zaafdır. Onu arz edeceğiz.
1. Basiretsiz nakilcilik
Şimdi basiretsiz nakilcilikle hurafeperestlik, gerçekten sonralarının
israiliyyat dediği aslı olmayan bir sürü hikayelerle desteklenmiştir.
Bunun örneğini hemen hemen rivayete dayanan ve hatta dayanmayan her
tefsirde bulmak mümkündür.
Bir örnek olarak İbn-i Kesir'in Nemi Suresi 82. ayetinde geçen
Dabbetül-arz hakkında verdiği rivayeti verebiliriz. Orada Dabbetü'l-arzı
tefsir edivor Ibn-i Kesir. Bu diyor filan filandan nakletti ki;
dabbetül-arz öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, dağ keçisi boynuzlu,
deve kuşu boyunlu, aslan görünüşlü kaplan renkli, kedi böğürlü, koyun
kuyruklu ve deve ayaklı bir varlıktır.
Bu işte Kur'an'ın ifade ettiğine göre Allah'ın emri vaki olduğu zaman
bir dabbe çıkacak ve gerçekten onların inanmamış olduklarını onlara
söyleyecektir. Bu mealde tefsirine ve gerçeği nedir onun izahına girmek
istemiyorum.
Şimdi bu kadar bilgi o zaman nereden elde edildi? Ravi bunları nasıl
buldu?
Bunların tartışması yok. Keza Rasulullah dönemine ait olaylarda böyle
şeyler verilebiliyor. Furkan Suresinin 52. ayetindeki bir izah
münasebetiyle müslüman müfessirler bu gün Salman Rüştü'nün
kitabına esas olan garanik olayını, yani "şeytani ayetler"
olayını bir vakıa imiş gibi zikrederler. Ve oradaki ayetin manasını
aslından saptırırlar. Güya Rasulullah (a.s.) Necm Suresini okurken
Kabe'nin çevresinde, muhatabı müşrikler ve müminlere Lat ve Uzza ve
üçüncüsü Menat ifadelerine geldiğinde şeytan dilini sürçtürmüş oraya bir
ibare sokuşturmuş. "Bunlarda yüce varlıklardır ve bunların şefaatleri
umulur." şeklinde şeytan sokuşturmuş. Rasulullah (a.s.) bunun
farkına varmamış, sonuna kadar okumuş sureyi. Orada müşriklerde,
peygamberin bu tavizi karşısında memnun olmuşlar, insanların aradıkları
da Kur'an'ın ifade ettiği gibi "Sen biraz tavizkar davranasın istediler
ki onlarda tavizkar davransınlar." (Kalem/9). Şimdi bundan büyük
taviz mi olur ? Resulullah (a.s.) risaletinin ana hedefi risaletinin
varlığının manası olan tevhidden taviz veriyor ve müşriklerin tapmakta
oldukları Putların da şefaatçi olabileceklerini ve bunlarında "yüce
varlıklar" olduğu ifadesini kullandı deniyor. Güya sonra Cebrail
(a.s.) hatırlatmış ve Resulullah da buna çok üzülmüş sonra ayetler
tashih edilmiştir. Yani doğru şekliyle Kur'an'a geçmiştir. Ama Şeytani
ayetler böyle rivayet kitaplarında vardır.
Bir müsteşrik bile diyor ki; Muhammed (a.s.) akıllı bir insandır.
Kendi mücadelesini ters yüz edecek bir ifadeyi nasıl kullanabilir ve
yalanın bacağı kısadır diyor, aynen bu tabiri kullanıyor.
Ama malesef bu rivayeti mesela Taberi’nin Furkan Suresinin 52. ayeti
kerimesi münasebetiyle verdiği tefsirde bulabilirsiniz.
Mesela İbn-i Hacer el Asgalanı bununla ilgili bütün rivayetleri
derler sonunda olayın bir aslı vardır der ve bunu da savunur.
Şimdi bu kozları kim veriyor? Tabi ki bu yolla biz islam düşmanlarına
koz veriyoruz. Tabi bunun karşılığında gayretli ve Islamın özünü
kavramış insanlarımız ve alimlerimiz de vardır. Bunlarda böyle bir şeyin
asılsızlığını ve islami esaslara nasıl ters düşmekte olduğunu tarihi
esaslar noktasında nasıl aykırı olduğunu güzel ifade etmişlerdir. Allah
onlardan razı olsun.
2. Hurafeperestlik
Hurafeperestliğe çokça örnek vermek mümkün. Bunlar çok kolay ve çok
sayıda tefsir kitaplarında bulunur. Şimdi bu hurafeperestliğin temelinde
aslında Arapların genel seviyesinin düşüklüğü vardır.
Resulullah (a.s.)'ın hitap ettiği Araplar Kur'an'ın bize ifade ettiği
gibi Resulullahtan hep bir sihirbazdan istenecek şeyler istiyorlardı.
Hep mucize istiyorlardı. Hep böyle harikulade haller istiyorlardı.
Beraberinde bir melek dolaşmasını istiyorlardı. Devesinin karnındakini
bilmesini istiyorlardı. Yani seviye olarak biz o insanların hepisinin
bir Hz. Ebubekir Hz. Ömer gibi insanlar olarak görmemiz mümkün değildir.
Bu seviyesiz insanlar sonradan veya kerhen girmiş oldukları islamı
elbetteki herhangi bir yolla savunmak durumunda kalacaklardı ve
onlann bıraktıkları kültür daha doğrusu kültürsüzlük zamanla rivayetler
şekline dönüşerek islami esaslara da islami kaynaklara da girmiş
bulunmaktadır.
Yani Resulullah'ın hayatında onunla sonuna kadar mücadele edenler hep
hurafelerini ön planda takdim edenlerin Resulullah'ın vefatından sonra
hep aynı şekilde nefislerini ıslah ettiklerini, ilk müslümanlar gibi her
şeyi sindirdikleri herhalde iddia edilemez.
3. Teferruatçılık
Teferruatçılık konusunda da başka örnekler vermek mümkündür. Burada
Kadir Suresi ile ilgili bir örnek vereceğim önce. Malumunuz Kadir
suresinde şöyle bir ifade geçer:
"Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır" (Kadir/2). Şimdi bu bin ay
meselesini rivayetlerle doldurmak lazım.
Bir rivayet şöyle:
İsrail oğullarından birisi gece kaim, yani ibadetle geçiriyor.
Gündüzün hep düşmanlara karşı cihad ediyor yani mukabele yapıyor. Bu bin
ay sürüyor. Resulullah bunu ümmetine anlatınca ümmeti kendi ibadetini
böyle bir cihadın yanında küçümsemiş, azımsamış. Müslümanları teselli
sadedinde kadir suresi inmiştir. Yani Kadir gecesi onun cihad ettiği bin
aydan daha hayırlıdır. Dolayısı ile tabi sonraki müslümanlar bu Kadir
gecesini ihya için çeşitli yollar aramışlardır. Önce tesbit için, sonra
ihyası için. Bir başka rivayette şöyle; demişlerdir ki Resulullah (a.s.)
güya bir gece rüyasında Emevileri, ümeyyeoğullarını kendi mimberi
üzerine tırmanıp inerken görmüş. Bu onların iktidar olduklarına
işaretmiş ve üzülmüş ve teselli etmiş Resulullah (a.s.)'ı, yani onlann
bin aylık iktidarından Kadir gecesi daha hayırlıdır.
Evvela bir ihbar var ayette. Emevi iktidarının bin ay süreceği ihbarı
ikincisi Kadir gecesi bundan daha hayırlı. Bazıları itiraz ermişler
demişler ki bu bin aydan fazla sürüyor bu nasıl izah edilecek?
Bakıyorsunuz mesela merhum Muhammed Hamdi Yazır tefsirinde buna uzun
sayfalar ayırmıştır.
Hadise zayıftır diyenlere cevap vermek için
bu bin aya nasıl indirilir? Bunun hesabını yapmıştır. Evvela son dönem
bir takım karışıklık dönemiydi, bunları saymasak veya Ömer bin Abdülaziz
dönemi, Hulafei Raşidin dönemine benziyordu, bunu çıkarırsak bunun
hesabıyla sonunda zaafı için ileri sürülen bin ayın kutsallığı iddiasını
çürütmüştür.
Kur'an'da yer alması veya ima yoluyla veya işaret yoluyla bulunması
mümkün olmayan şeyler nasıl bu teferruatçı zihniyetle Kur'an'a
intikal edilmektedir.
Bu konuda gayb haberleri de teferruatçı zihniyetin malzemesi olmuştur.
Gayb haberleri insanın sahip olduğu imkanlarla izah edemiyeceği,
ancak Allah'ın bildirdiği kadarı ile bilinebileceği haberlerdir.
Bu meyanda Allah'ın zatı, cennet cehennem ahvali, kıyamet ahvali
bunların hepsi gayb haberleridir. Ve müminler bu haberlere Allah'ın
bildirdiği kadarıyla inanmakla mükelleftirler. Ondan ötesine de
geçmemekle mükelleftirler. Çünkü gayb haberleri bilhassa Allah'ın zatı
ile ilgili olan onun ötesinde ki alemle ilgili olan gayb haberleri bize
ancak sembolize edilerek aktarılmaktadır. Fakat görüyoruz ki tefsir
kitaplarında bu saha çok kurcalanmıştır. Ve çok malzeme elde edilmiştir.
Cennet Cehennem tasvirleri gerçekten ciltlerle roman yazılacak kadar
genişletilmiştir.
4. Bilgiçlik
Başka bir zaaf; "bilgiçlik", "işgüzarlık" diyebileceğimiz bir zaaftır.
Kur'an'ı Kerimin konusu ve hedefi olmayan konulara girmek.
Bunlar, belki gene zaaf olmakla birlikte iyi niyetle yapılan şeylerdir.
Gerçi önceki zaaflar da öyledir. Yani cehaletle sokulan bir çok şey, iyi
niyete dayanılarak ortaya çıkarılmıştır. Buna iki örnek verebiliriz:
Mesela; en kısa tefsirlerden sayılan Celâleyn Tefsiri'nde Gaşiye
Suresi 20. ayet hakkında şöyle denilir. Önce Gaşiye suresi 20. ayeti
hatırlatalım: Orada buyurulur ki:
"İnsanlar deveye bakmıyorlar mı nasıl yaratılmış. Gökyüzüne bakmıyorlar
mı nasıl yükseltilmiş? Yeryüzüne bakmıyorlar mı nasıl düzleştirilmiş?"
Şimdi müfessir celallerden biri, yani celal İbn-i Suyûti -çünkü iki
Celal yazmıştır Celâleyn Tefsirini- diyor ki bu ayet, bu ifade;
dünyanın düz olduğuna sarih delildir. Heyet alimlerinin, yani Astronomi
alimlerinin inandığı gibi küre değil, düz olduğuna kat'i delildir.
Her ne kadar Heyet alimlerinin bu inancı islamın bir rüknünü yıkmıyorsa
da şimdiki aslında Kur'an'ın hedefi noktasında bir zaaf vardır.
Yani Kur'an neyi hedefliyor ? Oraya da geleceğiz. Buradaki
gaflet-Allah rahmet eylesin gene o insanlara- sonuçta bu hataya sebep
oluyor. Yani Kur'an burada neyi hedeflemiştir?
Gerçekten dünyanın kozmografisi, astronomisi hakkında bir bilgi
vermeyi mi hedeflemiştir yoksa hidayeti esas alan nazarla mı meseleye
bakmıştır ?
Başka bir örnek müfessir Râzî'den verilebilir: O da Bakara
süresi 22. ayette geçen bir ibare münasebetiyle konuşuyor. Orada
deniliyor ki
"O Allah, size yeryüzünü döşek yapmıştır." (Bakara 22).
Şimdi müfessir Râzi -Allah ondan razı olsun- buyuruyor ki;
Dünyanın döşek olabilmesi için sakin olması lazımdır. Yani
hareket etmemesi gerekir, bu nitelikte olabilmesi için şimdi düşünelim
diyor, dünya hareket ediyorsa bu iki çeşit olabilir. Mantık da
yürütüyor: "Ya yuvarlanarak hareket eder veya düşerek düz hareket eder.
Şimdi düz hareket ettiğini farzetsek, yüksek bir yerden atlayan bir
adam bir daha dünyayı yakalayamazdı. Çünkü kütlesi büyük olan şey
-iki şey düşüyorsa- daha hızlı düşer." diyor, ivme demek ki biraz
hissedilmiştir o gün. Dolayısıyla dünyayı yakalayamıyoruz. Herhalde
bundan da anlıyoruz ki dünya sakindir, hareketsizdir diyor.
Bunun örneklerini çoğaltmak mümkündür.
5. Filolojik bilgi yetersizliği
Filolojik bilgi yetersizliği dedik daha önce. Yani Kur'an dilinin, o gün
nazil olan Kur'an dilinin eksikliği.
Bunun küçük örnekleri olabileceği gibi mesela, ebabil kuşu deriz
hala. Ebabil kuşu ismi olarak hala dilimizdedir. Halbuki ebabil kuş isim
değildir. Özel isim değildir. "Bölük bölük" manasına gelen bir
kelimedir.
Yine ‘gayy’ vardır. Bu kelime cehennemde bir vadi, bir dere
olarak aktarılmıştır. Kelimenin aslı böyle bir özel isim taşımaz. Bunlar
basit ve zararsız hatalar bence.
Ama bazı hatalar var ki bunlar önem arzediyor. Ve bazı noktalara
tahakküme de vesile oluyor. Kur'an'daki mecazların takdir
edilememesi.
Kur'an Arapça ile nazil oluyor. Arapça'da her dil gibi belki her dilden
daha fazla bir takım güzellikleri taşıyor. Yani stilistik dediğimiz
belagat güzelliklerini taşıyor. Çünkü gerçekten şiirde ve edebiyatta
yüksek makamlar ittihar etmiş bir toplum, onun dilinde mecazi olacak,
istiare olacak, birtakım sembolik anlatımlar olacak.
Yani bütün edebi güzellikleri ihtiva edecektir, işte bundan
bihaber görünerek veya bunu takdir etmeyerek tefsirlerimize çok kaba
antropomorfis diyebileceğimiz, yani insanları teşbihe götüren bir
zihniyetle tefsirler oluşmuştur.
Günümüzde bile bazı sahalardaki ilim adamları Kur'an'da mecazın
olmadığını iddia edecek ve eserler yazacaklardır. Necd uleması dedikleri
S. Arabistan'daki bir grup ulemanın mecaza karşı olduklarını ve
Kur'an'da mecaz olmadığını iddia ettiklerine şahit olduk. Şimdi mecaz
olmayınca ne olur? Bir çok sıkıntı olur.
Evvela, Esma ve Sıfat demişler, Allah'ın isimleri, sıfatları nasıl
yorumlanacaktır?
Acaba bunlar mecazi olmazsa ne olacak. Mesela Kur'an buyuruyor ki:
"Her şey yok olacak O'nun vechi hariç." (Kasas suresi)
Yani Allah'ın yüzü hariç. Buradaki vech yüz demektir. Eğer mecazi
anlamâzsak, düşünmezse ne olur. Ama mecaz olursa, yani vech; ins,
kişilik ise zat ise o zaman mesele kolaydır.
6. Aşırı sembolizm
Başka bir zaaf aşırı sembolizm dedik. Bu da Eş'ari ve Batıni
tefsirlerin ihtiyar ettiği bazı zaaflardır. Bunların örneklerini şu
anda vermeyeceğim. Çünkü ben de hali hazırda Batınî, Eş'ari tefsir
yoktur. Ama yer yer onların zahir olan bir takım mükellefiyetleri nasıl
te'vil ettiklerini başka yerlerden okuyoruz. Meselâ Kabe manasındaki
"beyt" kelimesi insanın kalbidir gibi. Yine tesettür aslında kadın için
"Allah'ın hukukunu korumak"tır. Kabilinden şeyler. Onlar için fazla
örnek aramadım.
7. Siyasi tarafgirlik
Siyasi tarafgirlik zaafına da daha çok bence şii tefsirlerinde
rastlamak mümkün.
Yani İslam tarihinin siyasi polemiğini tefsirine aktarmak gibi
konumundan tutun işte tahkir ayetine varıncaya kadar meseleyi siyasi
açıdan hep Kur'an ile tescile çalışmak. Bir de şii tefsirlerinin dışında
bir örnek verebiliriz.
Bu da 'halife' kelimesinin kazandığı mana seklindedir. Halife
kelimesine Taberi'den bakıyoruz, ilk manası olarak "Ben yeryüzünde bir
halife yaratacağım" (Bakara/30) ayeti kerimesini izah ederken diyor ki,
yani yeryüzünü iskân edecek bir varlık. Orayı imar edecek bir varlık.
Peki nasıl bu Allah'ın vekili veya Allah'ın halifesi manasını
kazanmıştır.
Bunu; tarihe biraz dikkatli bakarsak, Emeviler döneminde hilafetin
Allah ile ilgisi kurularak yaygınlaştırılmış olduğu, yani kendi
makamlarını daha ilahi bir makam olarak takdim etmek ve itaati zaruri
kılmak..
Tabi bu yolda ayetlerin el vermediği noktalarda hadis şeklinde
rivayetlere başvurmak. Yani Resulullahın hadisi değil, başkalarının
hadisleri. Halbuki Resulullahın halifeleri yani Hz. Ebubekir Hz.
Ömer'ler daha çok emir-el mümin ismini ihtiyar ederlerdi. Bir defasında
Hz. Ebubekir'e "Ey Allah'ın halifesi" denmiş. Hz. Ebu Bekir bunu
reddetmiş diye rivayet edilir. "Hayır" demiş. "Ben Allah'ın halifesi
değilim." Ben Allah Resulünün halifesiyim. Ve bu da bana yeter.
İnsana Allah'ın halifesi denilemeyeceği konusunda iddialar ve yazılar
okumuşumdur. Şöyle bir mantıkla reddediliyor. Deniliyor ki; "Halife
bir kişinin yokluğunda veya aczinde onun görevini yapan kişidir. Allah
için bu iki sıfatda caiz değildir. Allah'ın ne yokluğu, ne de aczi söz
konusu olmadığına göre insana Allah'ın halifesi demek caiz değildir.
Ancak Resulullah'ın halifesi olabilir."
8. Aşağılık duygusu ya da modern
temayüller
Son olarak aşağılık duygusu şeklinde nitelediğimiz zaaftan bahsetmek
istiyorum. Bu daha çok son asırda veya son bir, birbuçuk asırda
yaygınlaşan bir zaaftır. Günümüz teknolojisinin ulaştığı sonuçlar bu
teknoloji karşısındaki bir aşağılık duygusuyla Kur'an'ı arama zaafı.
Yani Kur'an'a rağmen Kur'an'ın dışında birçok şeyler elde edilmiş.
Teknoloji belli bir boyuta ulaşmış, Müslümanlar hep bu alanda geri
kalmış. Hep tabi olmuşlar, hep sömürülmüşler, hep zillet içerisindeler.
Nasıl sadra şifa bulacaklar? Kendilerini nasıl teselli edecekler ?
İşte bu zaaf içerisinde birileri çıkmış. Bugünkü teknolojinin,
astronomin, kozmolojinin ulaştığı sonuçların hepsinin Kur'an'da olduğunu
iddia edecek kadar ileri gitmiştir.
Yani Ay'a gidilecek mi? Kur'an'da varsa gidilir. Dünya'nın kutuplarda
basık olduğu zaten Kur'an'da vardır. Kainatın genişletilmekte olduğu
"Big-Bang teorisi' Kur'an'da vardır. 1400 seneden beri de vardı.
Kimsenin haberi yoktu. Gerçekten böyle midir?
Bence işin başında Arap dilinin bozulması geliyor. Bu ayetleri buraya
te'vil ederken Arab'ın fasih olan dili bozulmaktadır.
İkincisi şu vakıa hep gözardı edilir. Eğer bunlardan biri, böyle bir
şeye işaret ediyor idiyse, bu keşifler veya buluşlar olmadan önce neden
böyle bir iddia ortaya çıkmadı.
İşler olup bittikten sonra, ha bu da varmış kabilinden iddialar
ortaya çıkmıştır.
Mesela bir ayet buyurulur ki
"Siz mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz." (İnşikak/19).
Müfessirler demişlerdir ki siz halden hale gireceksiniz. Allah sizi
imtihan edecek dünyada ve ahirette. Buna benzer tefsirler vermişlerdir.
Şimdi günümüz bu zaaf içindeki müfessiri diyor ki, "terkebunne"
binmek demektir. Rekabe'den geliyor. 'Tabakadan tabakaya bineceksiniz
demektir. O zaman uzayı fethedeceksiniz demektir.
Yani uzayın fethedileceği 1400 sene evvel böylece bildirilmiştir.
Halbuki Arab'ın o günkü kullanım içinde "Tabak" tabaka değil.
Arap diyor ki "Kuntu ala selaseti ettabıkın" "Ben üç hal üzere idim."
Üç tabaka üzerinde idim demiyor. Ve günün kullanımı günümüzün bozulmuş
arapçası
ile yer değiştiriyor ve uzayın fethi böylece Kur'an'da bulunmuş oluyor.
Dünya'nın düz olduğu -o günün inanışı öyle olduğu için- Kur'an'la tescil
ediliyordu. Bugünde bugünün teknolojisinin veya biliminin ulaştığı bir
takım sonuçlar Kur'an'la tescil ediliyor veya bu Kur'an onun onayına
sunuluyor.
Yarın onun da yanlış olduğu ortaya çıkarsa ne olacak?
Suyutî'nin yanlışını nasıl bugün savunamıyorsak Kur'an'a mal etmiyorsak,
gelecekte de böyle insaflı insanlar mı çıkacak? Yoksa bunlar işte
böyle bu kadar geri insanlar herşeyi yakıştırıyorlar mı diyecekler.
Onun için Allah'ın kitabını Allah'ın övdüğü şekli dışında bir şeyle
övmememiz gerekir. Allah'ın kitabına Allah'ın ifadelerine, kelamına
çelenkler düzmememiz lazım.
Onun için Kur'an'da var olanı aynen var bilerek kabul etmek hiçbir
zorlamaya gitmeden Arabın dilini zorlamadan, birtakım zorlamalı
tevillere düşmeden Kuran’ı anlamaya çalışmak gerekiyor.
Bu temayüllere yani aşağılık duygusunun getirdiği şeylere çok örnek
verilebilir. Mesela adam diyor ki Zariyat suresinde,
"Ve göğü biz kudretimizle bina ettik ve biz buna güçlüyüz. Biz onu
genişletiyoruz."
Yani o gün bazılarının teori olarak ortaya sürdükleri "Big-Bang"
dedikleri büyük patlama sonucu kainatın genişlemesi teorisi işte
Kur'an'da var diyorlar.
Peki onu nereden çıkarıyorlar. "Biz onu genişletiyoruz."
diyebileceğimiz o zamir yok orada. Sonra fiil müteaddi de değildir.
Kur'an'ın başka bir yerinde "mu'si" kelimesinin ne anlama geldiğini de
görüyoruz. Yani güçlü olmak, kudretli olmak.
Ama bütün bunlarda belli bir hedef seçilince, hedef Kur'an'dan şu
sonuçları çıkarmak olunca insanlar bir takım bariz tevillerle bir sonuca
varıyorlar.
|