|
Klasik hadis usulünün, hadisleri isnadda yer alan ravilerin sayılarına,
bir başka ifadeyle yaygınlık durumuna göre iki ana bölümüne ayırdığı
malumdur: Mütevatir ve Ahad.
Ahad haberlerin, lügat bakımından "tek kişi(ler)nin naklettiği haber"
anlamına geldiği, hadis ilmindeki terim anlamının ise "mütevatir
düzeyine ulaşmayan hadis" olduğu da aynı şekilde bilinmektedir.
Mütevatirin klasik tanımı ise sudur: "Yalan üzerinde birleşmeleri pratik
bakımdan imkansız olan kalabalık bir topluluğun, yine bu nitelikleri
haiz bir topluluktan naklettikleri haberdir." (123)
Bir haber(hadis)in mütevatir olabilmesi için gerekli şartlar bu tanıma
göre şunlardır:
1. Yalan üzerinde birleşmeleri pratikte mümkün olmayacak bir topluluk.
Ancak böyle bir topluluğun asgari sayısının kaç olduğu konusu ihtilaflı
olup, üçten başlayıp, bir beldeye sığmayacak ölçüde sınırsız sayıya
kadar değişmektedir. Fakat mütevatir için gerekli ravi sayısına dair
iddiaların hiçbirinin bir delili yoktur. Kısacası tevatürün tesbiti,
ravilere, haberin kendilerine ulaştığı kimselere ve haber verilen şeyin
kendisine göre değişkenlik göstermektedir ki, bu da mütevatirin
tesbitinin sübjektif (izafi, göreceli, nisbi) olduğunu gösterir.
2 Tevatürün ikinci şartı, nakledilenin görülmüş veya işitilmiş bir olay
olmasıdır. Doğruluk ve yanlışlığı spekülasyona, mantıki delil ve
çıkarımlara dayanan hükümler için tevatürden söz edilemez.
3. Üçüncü şart ise, mütevatir için gerekli kalabalık ravi grubunun her
tabakada (nesilde) eşit düzeyde bulunması, en azından azalmayıp,
artmasıdır. Dolayısıyla bir rivayet ilk tabakada mütevatir değilse,
bilahare o düzeye ulaşsa da mütevatir olamaz. Yahut başta mütevatir olan
bir olay, orta veya son tabakadaki ravilerinin azalmasıyla mütevatir
olmaktan çıkar. (124)
Yine klasik hadis usûlünde kabul edildiği üzere tevatür lafzî ve manevî
olmak üzere ikiye ayrılır. İlkinde raviler bir olayı aynı kelimelerle
ifade etmekte birleşirler; ikincisinde ise anlatımların ifadeleri farklı
olsa da, hepsinin ortak bir paydasını bulmak mümkündür. (125)
Mütevatir konusunda ele almak islediğimiz ilk husus, hadisler içerisinde
lafzen mütevatir olanların bulunup bulunmadığı meselesidir.
Bu konuda mütevatir hadisler a) çoktur, b) yoktur, c) çok azdır,
şeklinde görüşler varsa da,. Babanzade'nin de işaret ettiği gibi,
bilhassa lafzî mütevatir hadislerin -az da olsa -bulunduğu ifade
edilerek, mütevatir-i lafzînin çok olmadığı kabul edilmiş bulunmaktadır.
(126)
Biz ilk olarak -az da olsa- lafzî mütevatirin bulunup bulunmadığını,
ikinci olarak da, mütevatir hadislerin çok olduğu iddiasını
tartışacağız.
Lafzî Mütevatir var mıdır?
Lafzî mütevatire örnek olmak üzere klasik hadis usûlünde gösterilebilen
en sağlam hadis "men kezebe..." hadisidir.
Hadisçilerden bazılarına göre bu hadisi rivayet eden sahabe sayısı (40)
bazılarına göre (62), kimine göre (100)den fazla, Nevevi'nin dediğine
göre (200) den fazladır. Zeynuddin el-Iraki'ye göre bu rivayetlerin çoğu
mutlak olarak yalan (kizb) hakkında olup, bu lafızla rivayet eden
sahabenin sayısı (70) küsurdur. (127)
Bu açıklamaların ışığında bu hadisin tedkikine geçelim:
Evvela bu hadisi (70) küsur sahabenin nakletmiş olması tevatür için
yeterli midir? sorusunu sormak gerekir. Zira az önce de ifade edildiği
gibi, mesela mütevatirin ravi sayısının bir beldeye sığmayacak kadar çok
ve sayılamaz olması şartını koşanlara göre, bu hadisin mütevatir olması
elbette mümkün değildir. Demek ki bu hadisin mütevatir olduğu görüşü,
sadece bazılarınca kabul edilebilir olan, ama bazılarınca asla kabulü
mümkün olmayan bir iddiadır. O yüzden bu hadisin, herkesin üzerinde
ittifak ettiği bir örnek olarak gösterilmesi de isabetli değildir.
İkinci olarak tevatürde bu sayının her tabakada aynı olması veya
azalmayıp, artması gerekir. Bu hadisin ise sadece ilk tabakasından
sözedilmiş, daha sonraki nesillerde bu hadisin ravilerinin (70) küsur
veya daha fazla olduğu da ortaya konmuş değildir. Dolayısıyla bu husus
ortaya konmadan, bizim bu hadisin mütevatir olduğunu ileri sürmemiz
ilmen doğru olamaz.
Bu yetmiş küsur sahabinin rivayeti dışında kalan ve genel olarak Hz.
Peygamber'e yalan isnad etmeyi yasaklayan rivayetleri birarada
değerlendirmek de sonucu pek değiştirmeyecektir. Zira el-Iraki'nin de az
önce işaret ettiği gibi, bunların ifade şekli farklıdır ve bu sebeple
lafzî bir levatürden söz etmek imkansız görünmektedir.
Bütün bunların hepsinden önemlisi, "mütevatir" olduğu iddia edilen bu
hadislerin teker teker birer isnad ile bize ulaşmış olmasıdır. Bu
hadislerin her birinin birer isnad ile nakledilmiş olması, isnadlardaki
ravilerin de teker teker cerh ve ta'dilinin yapılabileceği anlamına
gelir. Bu nokta uzun asırlar boyunca hadis usûlünde nasılsa gözden
kaçırılmış ve isnadı, isnadında ravileri olan ve bu ravilerin cerh ve
ta'dile tabi tutulması da mümkün olan hadisler, gayet rahat bir şekilde
"mütevatir" olarak sunulabilmiştir.
Üstelik bütün bunlar yapılırken, Ehl-i Hadis ciddi bir çelişki içine
düştüğünün de farkına varamamıştır. Zira klasik hadis usûlünde ittifakla
kabul edildiğine göre mütevatir yakini (kesin) bilgi ifade eder ve bu
yüzden aslında isnad ilminin dışında kalır. Yine bu yüzden Babanzade'nin
ifadesiyle "Tevatür için sened aranmaz." (128). Bu husus açıkça ifade
edildiği halde, başlangıçtan bugüne -Babanzade de dahil- hadis
ulemasının ve hadis ilmiyle uğraşanların veya bu konuda söz
söyleyenlerin, nasıl olup da "men kezebe..." hadisi dahil, kitaplarda
isnadlarla nakledildiklerini görüp durdukları hadislerin mütevatir
olduklarını iddia edebildiklerini anlamak doğrusu hiç de kolay değildir.
Hatta birtakım hadis, tefsir, fıkıh v.b. kaynaklarından derleyip
topladıkları, hepsi de birer isnad ile rivayet edilmiş olan bazı
hadisleri bir kitapta toplayıp, bunların mütevatir olduğunu iddia eden
es-Suyuti ve el-Kettani gibi İslam alimlerinin bu yaptıklarını anlamak
neredeyse imkansızdır.
Şimdi bu konuyu mütevâtir hadisleri topladığını iddia eden birkaç
eserden biri olan, el-Kettânî'nin Nazmu’l-Mutenâsir
mine'l-Hadisi'l-Mutevâtir (Beyrut, 1980) adlı eseri ışığında,
örnekleriyle daha yakından inceleyelim:
Kesin bilgi ifade etmesi beklenilen mütevâtirin tanımına dikkatlice
bakılacak olursa, bu beklentiye mukabil, ortada birtakım muğlak ve
müphem noktaların bulunduğu, bunun ise birtakım ihtilaflara yol açtığı
da görülecektir. Bu muğlak ve müphem noktaların başında, kaç kişinin
haberinin mütevâtir sayılacağı meselesi gelmektedir.
Bir-iki kişinin haberinin mütevâtir sayılamayacağını başarıyla (!)
tespit edebilen bazı İslam alimlerimiz, üç kişinin durumunu sükûtla
geçiştirdikten sonra, sırayla bize şu rakamları vermektedirler:
4 kişinin haberi mütevâtirdir (zina şahitliği için gerekli şahit
sayısına kıyasla).
4 kişinin haberi mütevâtir olamaz. 5 kişinin haberinde ise kararsızım
(el-Bakıllâni).
5 kişinin haberi mütevatir için yeterlidir (Liân'a kıyasla).
7 kişinin haberi mütevâtirdir.
10 kişinin haberi mütevâtirdir ( 2, el-Bakara, 196'ya kıyasla).
12 kişinin haberi mütevâtirdir (İsrailoğullarının nakiplerinin sayısı 12
olduğu için).
20 kişinin haberi mütevâtirdir (8, el-Enfal, 65'e kıyasla).
40 kişinin haberi mütevâtirdir (En hayırlı askeri birlik kırk kişilik
olanıdır, hadisine(!) kıyasla).
50 kişinin haberi mütevâtirdir (Kasâme'ye kıyasla).
70 kişinin haberi mütevâtirdir (Allah'ın kelamını işitmeleri için Hz.
Musa'nın kavminden 70 kişiyi seçmiş olmasına kıyasla).
310 kişinin haberi mütevatirdir (Talut’un ve Bedir'e katılanların
sayısına kıyasla).
1400 kişinin haberi mütevâtirdir (Rıdvan bey'atına katılanların sayısına
kıyasla).
1500 kişinin haberi mütevâtirdir (Rıdvan bey'atına katılanların sayısına
kıyasla).
Bunların hepsi yanlıştır, sözünü etmeğe bile değmez iddialardır. (129)
Herhalde bu son görüş gerçeğe en yakın ve en isabetli görüş olsa
gerektir. Zira, mütevâtirin genel kabul gören tanımında, bu konuda
herhangi bir sayı belirlenmiş olmayıp sadece "yalan üzerine ittifak
etmeleri pratikte mümkün olmayan kalabalık bir grup"tan sözedilmiştir.
Bazı alimlerin yukarıda verdikleri sayılara gelince, bunlardan
bazılarının tevatür için yeterli olamayacağı gayet açıktır. 4,5,7,10,
12,20,40, hatta 50 ve 70 sayılarının "yalan üzere ittifak etmesi mümkün
olmayan kalabalık" nitelemesine giremeyeceğini sıradan insanlar bile
bilir. Buna rağmen bu sayıların sıradan insanlar değil, üstelik âlim
sıfatını hâiz kimseler tarafından mütevâtir için yeterli sayı olarak
nasıl sunulabildiği anlaşılır gibi değildir. 1400-1500 sayılarının
ciddiye alınması gerektiği kuşkusuzdur. Ama en doğrusu bu konuda muayyen
bir sayının olmadığıdır. Fakat bu asla 4,5,7 v.b. gibi az sayıdaki
ravilerin rivayetinin mütevâtir olabileceği anlamına da gelmez.
Meselenin dikkati çeken diğer bir yönü ise, 4,5,7,10,12 v.s. sayılarını
tevatür için yeterli görenlerin, bu görüşlerini temellendirmek için
başvurdukları delillerin arzettiği manzaradır. Bırakın ulemâyı, aklı
başında herhangi bir kimsenin bile, konuyla hiç ilgisi olmayan ayetlerde
geçen bazı sayıları, sırf ayetlerde geçiyor diye, tevatür için gerekli
veya yeterli sayı olarak sunması düşünülemez. Çünkü bu ayetlerdeki
sayılar veya şu veya bu savaşa katılanlar sayıları, mütevâtir haberlerin
kaç kişi ile sabit olabileceğini bildirmek için zikredilmiş değildir.
Bilakis çoğunun bir tesadüf sonucu olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Bütün bunlara rağmen, ulemânın bu sayılar konusundaki yukarıda
eleştirilen tavrı sergilemiş olmaları, hadislerin ve hadis ilminin
kendilerine emanet edildiği bu insanların içerisinde, bu derece sığ ve
ilim dışı bir zihniyetin zebûnu olanların da bulunduğunu gözler önüne
sermektedir. Böylesi ilim dışı tavırları sergileyebilen ve geçmişte âlim
diye görüşleri ciddiye (!) alınabilen bu gibi kimselerin, hadisler
konusunda yapacakları çalışmaların ve verecekleri hükümlerin ne kadar
sağlıklı olacağı da sanırız ortadadır.
Maalesef, mütevâtir hadisler konusunda eser veren ulemâ içerisinde
yukarıda eleştirdiğimiz yaklaşımların benzerini savunanlara
rastlanabilmektedir. Meselâ el-Kettâni, es-Suyûti'nin (ö. 911/1505) on
sahabinin rivayet ettiği hadisi mütevâtir saydığını, üstelik bunun Ehl-i
Hadis'in görüşü olduğunu söylediğini ileri sürer (130) ki, bunun daha
önce eleştiri konusu olan görüşlerden hiçbir farkı yoktur. Şimdi on
kişinin rivayetleriyle tevatürün sabit olabilecegini(!) iddia eden
birinin, mütevâtir hadisleri tespit yolunda ulaştığı sonuçların
tatminkar olması düşünülebilir mi ?
Tabiatıyla ulemâ içerisinde tevatür için belli bir sayı belirlemenin
gerekli olmadığını savunanlar da olmuştur ve bu bilgiler özetle "önemli
olan bir konuda insanda kesin bilginin (el-ilm el-kati) oluşmasıdır;
dolayısıyla birşeyi kalabalık bir grup bile nakletse, kesin bilgi
oluşmadıkça bu kalabalık grubun haberi mütevâtir olamaz; ama az sayıda
insandan oluşan bir grup bile nakletse, bizde kesin bilgi
oluşabiliyorsa, onların haberi mütevâtir olur" diyerek kanaatlerini dile
getirmektedirler. (131)
Asıl önemli olan bizde kesin bilginin oluşması ise de, buna dayanarak az
sayıda insandan oluşan bir grubun (meselâ, 4,5,7,12,20,30,40,50 ...gibi)
verdiği haberin de mütevâtir olabileceğini iddia etmek, pek isabetli
görünmemektedir. Çünkü bu sayıda insanın yalan üzere ittifak etmeleri
imkansız değildir.
Gerçek mütevâtirde ise -namazın kılınış şekli, vakitleri, ezan, bayram
namazları, haccın yapılış şekli gibi- uygulamalara dair bilgiler, daha
ilk tabakada -yani Hz. Peygamber döneminden hemen sonra- bile binlerce,
onbinlerce sahabe tarafından sonraki nesle aktarılmış, ondan sonra
sayıları giderek artan her nesil bu uygulamaları kendisinden sonraki
nesle aktarmışlardır. İşte mütevâtir denilen de zaten budur.
Bu bakımdan az sayıda insanın verdikleri habere mütevatir denilebileceği
iddiası bir zorlamadan ibarettir. Nitekim bazı ulemânın, anlattığımız
gerçek mütevâtir şeklinde bize ulaşan hiçbir hadis olmadığını söylemesi
de dediğimizi doğrulamaktadır. el-Kettânî, İbn Hıbbân'ın (ö.354/965) ve
el-Hâris'in (b. Muhammed (ö.282/295) bu anlamda gerçek hiçbir mütevatir
hadis bulunmadığını savunduklarını, en-Nevevî (ö.671/1272) ile
İbnu's-Salah'ın (ö.643 /l245) ise son derece nadir olduğunu ileri
sürdüklerini kaydetmektedir. (132)
İbn Hıbban ve el-Hâris gibilerinin mütevâtir olan hiçbir hadis yoktur
iddiasına karşı, İbnu's-Salâh "men kezebe.... (Her kim bana yalan isnad
ederse ...)" hadisini 60 sahabi rivayet ettiği için; el-Iraki mestlere
meshetme hadisini 60'dan fazla sahabi rivayet ettiği için; namazda
ellerin kaldırılmasına dair hadisi 50'ye yakın sahabi rivayet ettiği
için; cinsel organına dokunan erkeğin abdest alması gerektiğine dair
hadis 60'dan fazla sahabi tarafından rivayet edildiği için; ateşte
kızartılmış et yemekten dolayı abdest almak gerektiğine -keza
gerekmediğine- dâir rivayeti de aynı şekilde mütevatir olarak takdim
etmiştir. (133)
Gerek İbn Hıbbân'ın ve en-Nevevî'nin, mütevâtirin son derece nâdir
olduğuna dair iddialarını, gerek hiç mütevâtir bulunmadığı iddiasını
reddeden İbn Hacer (ö.852/1448), her iki iddianın da hadislerin geliş
yollarının çokluğunu, ravilerin -yalan üzere ittifaklarını imkânsız
kılan- özelliklerini bilmemekten kaynaklandığını ileri sürerek, şarkta
ve garpta ellerde dolaşan ve müelliflerine aidiyetinde şüphe bulunmayan
hadis kaynaklarının müştereken rivayet ettikleri hadisleri mütevatire
örnek olarak zikretmekte, bu gibi mütevâtir hadislerin meşhur eserlerde
bol miktarda mevcut olduğunu söylemektedir. (134)
Daha sonra gelen es-Suyuti (ö. 911/1505) İbn Hacer'i desteklemiş;
bilahare kendisi de bu konuda "Benzerini benden başkasının yazmadığı bir
eser" diyerek kendini methetmeyi (!) ihmal etmediği bir eser
-el-Ezhâru'l-Mutenasira- yazmış ve 20,27,30,50 ve 70 sahabiden geldiğini
ve lafzî mütevatir olduğunu söylediği birtakım rivayetleri bu eserinde
zikretmiştir. (135)
Aynı şekilde es-Sehavî de İbn Hacer'in ve başkalarının mütevâtir
olduğunu söylediği hadisleri -şefaat, havz, rü'yetullah, imamların
Kureyşten olması gerektiği, hurma kütüğünün inlemesi, deve ağıllarında
namaz kılınmasını yasaklayan hadisler, Mehdi, İsrâ, Deccal, ayın
yarılması, abdestte ayakların yıkanması, v.b.- zikretmekte, kendisinin
de aynı kanaatte olduğunu ifade etmektedir. (136)
İbn Teymiyye'nin ise el-F'urkân beyne'l-Hakkı ve'l Batıl eserinde,
Haricîlerle savaşılmasını emreden hadislerin mütevatir olduğunu ileri
sürdüğü kaydedilmektedir. (137)
Görüldüğü gibi hadis kaynaklarımızda pekçok mütevatir hadis bulunduğunu
iddia eden birçok İslam âlimi vardır. Ancak şunu hemen belirtelim ki,
onların bu görüşleri sadece birer iddiadan ibaret olup, her iddia ise
mutlaka gerçekleri yansıtmayabilir. Nitekim mütevatir olduğu iddia
edilen bu hadislerin üstelik manevî değil "lafzî mütevatir" olduğu da
-yukarıda görüldüğü üzere- iddia edilmişse de; başka âlimlerin bu
iddiayı kabul etmedikleri ve mütevâtire örnek verilen hadislerin lafzî
değil manevî mütevâtir oldukları; zira lafzî mütevatir olduğu söylenen
pekçok hadisin, incelendiğinde manevi tevatür olduğunun ortaya çıktığını
ifade ettikleri de kaydedilmektedir (138) ki, biz de yapılan bu itiraz
ve eleştiriye katılıyoruz.
Peki ister lafzî ister manevi olduğu ileri sürülsün, gerçekten
kaynaklarımızda yer alan hadisler içerisinde mütevatir olanlar var mıdır
? Geçmiş ulemâmızın görüşlerine ve bu konuda yazdıkları eserlere
bakılacak olursa, kaynaklarımızda azımsanmayacak sayıda mütevatir hadis
-ister manevi, ister lafzî mütevatir olduğu söylensin- yer almış
görünmektedir.
Şimdi bu tespitin doğru olup olmadığı üzerinde biraz duralım:
Mütevâlir hadisin belli bir ravi veya isnad(lar)ı olmadığı için, ne
ravilerinin ne de isnadlarının tedkiki sözkonusudur. Bu yüzden de
mütevatir hadis, hadis ilminin kapsamı dışında bırakılmıştır, çünkü
hadis ilminin temel amacı hadislerin hangisinin sahih (sağlam)
hangisinin sakîm (çürük) olduğunu tespit etmektir. Mütevâtirin
doğruluğunda şüphe olmadığı için, herhangi bir incelemeye -ki zaten
mütevâtirin ne ravileri ne isnadları bellidir- gerek kalmamaktadır.
Kaynaklarda yer alıp, mütevatir olduğu ileri sürülen hadislere bu açıdan
bakılınca, 10, 20, 50, 70 hatta 100 kanaldan (tarikten) da gelseler,
bunların hepsinin hem isnadları hem de isnadlarda yer alan belli
ravileri olduğu kolaylıkla görülür. Ortada birtakım raviler ve ravilerin
oluşturduğu isnadlar sözkosunu olunca, artık bu ravilerin cerh ve
ta'dili ile bu isnadların muttasıl veya munkatı olup olmadıklarının
tedkiki zarureti de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde gerek
raviler gerek isnadı açısından tedkiki mümkün olan hadislerin ise "ahâd"
hadisler kategorisine girdikleri malumdur. Buradan hareketle, mütevatir
hadis konusunda -bir teklif olarak- şu şekilde açıklayıcı bir kural
konulması bizce doğru görünmektedir:
Mütevatir hadis, muayyen bir ravisi/ravileri ve isnadı/isnadları olmayan
ve kitlesel olarak nesilden nesile aktarılan haberlerdir. Şayet bir
hadis (veya hadisler) bize râvi(ler) ve isnad(lar) aracılığıyla
geliyorsa, artık o rivayetlerin mütevâtir olması mümkün değildir.
Burada genellikle -İbn Hacer'in de yaptığı gibi- herhangi bir hadisin
pek çok kanaldan gelmesine ve pek çok hadisçinin bu hadisi rivayet etmiş
olmasına aldanılarak, bu kadar çok kanaldan gelen bir hadisin mütevatir
olması gerektiği düşünülmektedir.
Peki gerçekten bir hadisin onlarca, hatta yüzlerce kanaldan gelmesi onun
mütevatir olduğunu gösterir mi? Bu konuda sözü fazla uzatmamak için,
sorunun cevabını, mütevatir olduğu ileri sürülen bazı hadisleri
incelemek suretiyle bulmaya çalışalım.
Mütevatir olduğu iddia edilen hadislerin toplandığı en geniş eserlerin
başında gelen el-Kettâni'nin Nazmu'l-Mııtenâsir eserine bu açıdan bir
göz attığımızda görürüz ki:
Bu eserde mütevatir olacak gösterilen hadislerden:
3. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (16)
4. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)
7. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (10)
11.12. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (10)
13- hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (8)
19. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (7)
44. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)
45. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (8)
49. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)
54. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (4)
57. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (6) dır.
Eserin baş tarafından derlediğimiz bu listeyi daha da uzatmak mümkündür.
Şimdi burada sorulması gereken şudur: 16, 10, 9, 7,6 ve nihayet 4 kişi,
acaba yalan üzere ittifak etmeleri aklen imkansız olan sayı mıdır? Bu
soruya, bırakın hadis ilmiyle iştigal edenleri, herhangi bir insanın
bile olumlu cevap vermesi düşünülemez.
Diğer yandan bu eserde mütevâtir olarak nitelendirilen hadislere
baktığımız zaman, neredeyse fıkıh, akaid vb. eserleri dolduran
hadislerin hepsinin mütevâtir olduğuna insanın inanası gelmektedir.
Meselâ:
İlim talep etmek her müslümana farzdır (s. 25).
Kim bir ilmi (insanlardan) gizlerse, kendisine kıyamette ateşten bir gem
takılır (s. 27).
Müslüman, diğer müslümanların kendisinin elinden ve dilinden emin olduğu
kimsedir (s. 29).
Haya imandandır (s. 30).
Zina eden zina ederken mümin olarak zina etmez (s. 30).
İman Yemen'lidir (s. 31).
Müminlerin en kâmili, ahlakı en güzel olanıdır (s. 31).
Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır (s. 32).
Derinin tabaklanması, onun temizlenmesi demektir (s. 35).
Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir, (s. 36)
Besmele çekmeyenin abdesti yoktur, (s. 36)
Abdest öncesi ve abdest dışında dişlerin fırçalanması (s. 37)
Abdestte sakalın parmaklarla aralanması (s. 39).
Kulaklar da (abdestte) baş'a dahildir (s. 39).
Cünüb olan uyumak isterse abdest alsın (s. 49).
Kadının kullandığı sudan arta kalan ile gusletmek (s. 49).
Müezzinler Kıyamet günü insanların en uzun boyluları olacaklardır.
Müezzinin günahları, sesinin ulaştığı yer ölçüsünde bağışlanır (s. 50).
Hz. Peygamber'in Ka'be içinde namaz kıldığı (s. 52).
Baldır da avretten sayılır (s. 53).
Kim bu kötü kokulu ağaçları (sarımsak) yerse, bizim mescidimize
yaklaşmasın (s. 53).
Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı (s. 54).
Sabah namazını erken kılın, sevabı daha çoktur (s. 55).
Erkeklerin saflarının en hayırlısı ilki, kadınların saflarının en
hayırlısı ise sonuncularıdır (s. 56).
Namazın anahtarı abdest, tahrimi tekbir almak, tahlili (bitişi) de selâm
iledir (s. 57).
Namazda besmele okumak ve bunu açıktan yapmak (s. 60).
Namazda besmele çekmemek gerektiği (?) (s. 62).
Fatiha'yı okumayanın namazı yoklur (s. 62).
Teşehhüdde işaret parmağını kaldırmak (s. 65).
Namazın sonunda sağa-sola iki selam vermek (s. 66).
Hz. Peygamber'in sandaletleriyle namaz kıldığı (s. 68).
Sabah ve ikindi namazından sonra (nafile) namaz kılmanın yasaklanması
(s. 68).
Kim üç cuma namazını özürsüz terkederse, Allah onun kalbini mühürler (s.
74).
Cuma günü olunca guslediniz (s. 74).
[Hz. Peygamber] Bayramlarda giderken ayrı yoldan gider, gelirken de ayrı
yoldan gelirdi (s. 76).
Ölülerinize "Lailâhe illallah"ı telkin ediniz (s. 77).
Müslümanların (küçükken ölen) çocukları Cennete girecektir (s. 79).
Sizi kabir ziyaretinden menetmiştim, artık ziyaret edin (s. 80).
Allah Yahudilere ve Hristiyanlara lanet etsin, peygamberlerinin
kabirlerini mescidlere çevirdiler (s. 81).
Kabir azabına dair hadisler (s. 84).
Peygamberlerin kabirlerinde diri oldukları (s. 84).
Üzerinden bir yıl geçmeden malda zekat yoktur (s. 85).
Her iyilik sadakadır (s. 86).
Hilali görünce oruç tutun, tekrar görünce de bayram yapın (s. 86).
İftarı erken, sahuru geç yapmak (s. 86) .
Hz. Peygamber oruçlu olduğu halde (hanımlarını) öperdi (s. 87).
Benim ismimi kullanın, ama künyemi kullanmayın (s. 93).
Harp hiledir (s. 94).
Harpte kadınların ve çocukların öldürülmesinin yasaklanması (s. 94).
Kim malı uğrunda öldürülürse şehittir (s. 96).
Velisinin izni olmayan birinin nikah akdi geçersizdir (s.96).
Yırtıcı kuşların etlerinin yenmesinin yasaklanması (s. 98).
Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır (s. 100)).
Bizi aldatan bizden değildir (s. 101).
Ümmetin hata üzerinde birleşmeyeceği (s. 104).
Hakim içtihad eder de isabet ederse ona iki, hata ederse bir sevap
verilir (105).
Vela hakkı köleyi azad edene aittir (s. 108).
Varis'e vasiyyet edilmez (s. 108).
Delil iddia sahibine, yemin de inkar edene düşer (s. 109).
"Kulhuvallahu ahad" sûresi Kur'an'ın üçte birine denktir (s. 112).
Sirayetin ve uğursuzluğun olmadığına dair hadisler (s. 116).
Merhamet etmeyene merhamet olunmaz (s. 116).
Adem oğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikincisini de ... üçüncüsünü de
ister (s. 117).
Güvercinle oynayanın, şeytanın peşinden giden bir başka şeytan olduğu
(s. 119).
Biriniz bir yazı yazdığında, önce kendisinden başlasın (s. 121)
Rabbimden başka bir dost edinecek olsaydım Ebubekr'i edinirdim (s. 123).
Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır (s. 124).
Hasan ve Hüseyn, Cennetlik gençlerin efendisidirler (s. 125).
Muaz'ın ölümünden dolayı arş titremiştir (s. 126).
En hayırlı dönem benimki, sonra ardından gelen, sonra da onu takip
edendir (s. l28).
Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir (s. 128).
Uhud dağı bizi sever, biz de onu severiz (s . 128).
Kişi sevdiğiyle beraberdir (s. 129).
İsra kıssası (s. 132).
Ayın yarılması (s. 135).
Fetihten sonra hicret yoktur (s. 140).
gibi, hemen hemen pek çok dinî eserde rastlanabilecek olan ve çoğumuzun
malumu olan bu hadisler, mütevâtir olarak sunulmaktadır. Halbuki
bunların hadis, fıkıh, akaid siyer v.s. literatüründe yer alan âhâd
hadisler olduklarını, ilim ehlinden olan herkes bilir. Bunların bir
kısmı geç dönemlerde yaygınlaştığı için, olsa olsa "meşhur" veya
"müstefiz" olabilir ki, her iki hadis türü de mütevatirin dışındadır.
Muhtemelen bu hadislerin bilahare yaygınlaşmasına aldandıkları için olsa
gerek, el-Kettanî de dahil birçok müellif bunların mütevâtir olduklarını
zannetmişlerdir. Meselâ sırat, havz, kevser, kabir azabı vb. konulardaki
hadisler bu duruma örnek verilebilir.
Halbuki es-Serahsi (ö.490/1096) kabir azabı ve benzeri konulardaki
hadislerin meşhur-âhâd olduklarını söylemek suretiyle (139) bunların
mütevâtir oldukları iddiasını reddetmiş olmaktadır.
Diğer yandan mütevâtir olduğu söylenen bu hadislerden bazıları,
mütevâtir olmak söyle dursun, bilakis fıkhî ve itikadi mezhepler
arasında tartışma konusu olan hadislerdir.
Yine, rükûya giderken ve rükûdan kalkarken ellerin kaldırılacağına dair
hadis de, bırakın mütevâtir olmayı, Hanefiler tarafından delil olarak
dahi kabul edilmemiştir.
Ama hepsinden önemlisi mütevâtir olduğu ileri sürülen hadisler
içerisinde hatalı, mevzu (uydurma) veya mevzu olma ihtimali yüksek
hadislerin bulunması, buna rağmen bunların mütevâtir hadislere dair bir
eserde yer alabilmiş olmasıdır.
Meselâ Haricileri kötiileyen ve onlarla savaşılmasını emreden hadisler
(s. 34), avret yerine dokunanın abdest alması gerektiğine dair hadisler
(s. 46), ateşte pişen etten dolayı abdest almak gerektiğine dair
hadisler (s. 47), ölü, arkasındaki dirilerin kendisine ağlamasından
dolayı azaba uğrar, hadisi (s. 79); oruçlu iken hacamat yapanın da
yaptıranın da orucu bozulur, hadisi (s. 87); aşure günü oruç tutmak bir
senelik günahlara; arefe günü oruç tutmak da iki senelik günahlara
keffarettir, hadisi (s. 89); imamlar Kureyş'tendir, hadisi (s. 103); Bir
kimse içki içerse ona sopa vurun, ikinci, üçüncü, defada da sopa vurun,
dördüncü defa yine içerse onu öldürün(!) hadisi (s. 106); Allah'ın ilk
yarattığı şeyin a) akıl b) arş, c) kalem, d) levh-i mahfuz, e) kamış, f)
nur-ı Muhammedi g) su, h) ruh, olduğuna dair hadisler, (s. 111); Hz.
Peygamber'in bütün âba ve ecdadının tevhid üzere öldüklerine dair
hadisler (s. 121); Ebdâl hadisleri (s. 140); Mehdi'ye dair hadisler (s.
144) ve Cennet'e sorgusuz-sualsiz (!) 70.000 kişinin gireceğine dair
hadisler (s. 155), burada zikredilebilir.
Bu hadislerin bir kısmı mevzuat kitaplarında yer alan hadislerden olup,
diğer bir kısmı da mevzu hadisleri belirlemede başvurulan, metne yönelik
prensiplere -ki bunları İbn Kayyım el-Cevziyye'nin el-Menâru'l-Munif
eserinde görmek mümkündür- aykırı düştüğü için bırakın tevatürü, sıhhati
dahi şüphelidir. Bilhassa İslam'ın, âhiretin, hesabın ve ilahi adaletin
ne demek olduğunu bilen birisinin 70.000 kişinin sorgusuz-sualsiz
Cennet'e gireceğini ileri süren bir rivayetin, Hz. Peygamber'in ağzından
çıktığını kabul etmesi düşünülemez.
Görüldüğü gibi, çoğu İslâm âlimlerinin mütevâtiri tespit ölçüleri hiç de
hassas ve titiz olmayıp, son derece indi ve keyfi bir görünüm
aızetmektedir. Bu ise, onların mütevâtir hadislerin tespiti konusunda
pek de başarılı olamadıklarını, tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde,
açıkça gözler önüne sermekledir.
Sahih olmak şöyle dursun açıkça mevzu veya mevzu olma ihtimali yüksek
hadislere miitevâtir damgası basmaktan çekinmeyen bazı İslam âlimlerimiz
(!), bununla da yetinmeyerek, âhad olduklarını bile bile, bazı hadisleri
mütevâtir kategorisine dahil etmenin çârelerini aramışlardır:
"Buhari-Muslim'in müştereken veya ayrı ayrı olmak üzere Hz. Peygambere
varan muttasıl bir isnadla eserlerinde rivayet ettikleri hadislerden
mütevâtir derecesine varmayanlar, sıhhatinin kesin oluşu ve kesin bilgi
vermesi açısından miitevâtir gibidir. Buhari-Muslim'de veya bunlardan
birinde yer alan bir hadisi işiten, bunu Hz. Peygamberin ağzından
işitmiş demektir." (140)
Bu iddianın doğruluğuna gerekçe olarak gösterilen ise şudur:
"Bu iki eserin musannıfları büyük ve yüce imamlardır. Haramlık ifade
eden hadisleri (diğerlerinden) üstündür. Bir konuda icma ettiğinde
hatadan korunmuş olan masum (hatasız) ümmet, her iki eseri kabul ile
karşılamış, onları tasdik edip, onlarla amel etmiştir. Mütevâtir
derecesine ulaşmayan bir haberi ümmetin kabul etmesi, nazarî ilmi
zorunlu kılar." (141)
Hem yukarıdaki iddianın, hem de gerekçelerinin son derece tartışmalı,
dolayısıyla kabulünün de zorunlu olmadığı; bilakis reddedilmesinin daha
isabetli olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Zira aklı başında hiçbir
kimse Buhari-Muslim hadislerini işitenlerin, Hz. Peygamber'in ağzından
bu hadisleri bizzat işitmiş gibi olacaklarını iddia etmemiştir. Bilakis
bu, ilmî zihniyete son derece aykırı, duygusal ve büyük ölçüde ideolojik
bir tavrın sonucudur. Allah'tan, başka İslam âlimleri -meselâ
en-Nevevî'ye göre muhakkik ve çoğunluk ulemâ- bu iddiayı reddetmiş,
Buharî-Muslim hadislerinin olsa olsa zann-ı ğalib ifade edebileceklerini
söylemişlerdir. (142)
Yine İbn Burhan ve İbn Abdisselâm gibi âlimler, yukarıdaki görüşü
savunan İbnu's-Salah'ı sert biçimde eleştirmişler ve mütevatir
konusundaki bu gevsek tutumundan dolayı onu kınamışlardır. (143)
Ancak bazı Buhari-Muslim hadislerini mütevâtir derecesine yükseltmeyi
kafasına koydukları anlaşılan birtakım aşırı muhafazakâr ulemâ, bu
itirazı da savuşturmak iştemişlerdir. Bunlardan biri olan İbn Hacer,
en-Nevevînin itirazının ulemânın çoğunluğu açısından doğru olduğunu,
ancak muhakkik ulema açısından doğru olmadığını, zira İbnu's-Salah'ı
destekleyen -meselâ Ebû İshak el-lsferâini, Ebû Abdillah el-Humeydî ve
Ebu'l-Fadl b. Tahir gibi- muhakkik âlimlerin bulunduğunu söyleyerek
itirazda bulunur. (144)
Siracuddîn el-Bulkînî (ö.805/1042), İbn Kesir (ö.774/1343) ve es-Suyûti
(ö.911/1505) de bu konuda İbnu's-Salâh'ı desteklemişlerdir. Ancak hem bu
görüşü ortaya atan İbnu's-Salah'ın, hem de onu destekleyenlerin bu
tavırlarının ilmî olmaktan ziyade ideolojik olduğunu tekrar söylemek
gerekir. Zira tek tek raviler tarafından rivayet edilen ve hata ihtimali
daima mevcut olan âhâd hadislerin -ne türlü karineyle kuşatılırsa
kuşatılsın- mütevâtir derecesine yükselmesi sözkonusu olamaz. Olsa olsa
bu hadislere olan aşırı güvenden dolayı, sahihlerin en sahihi veya daha
iyimser bir bakış açısıyla meşhur veya müstefiz derecesinde nisbî bir
kesinlikten sözedilebilir.
Ümmetin bu iki kitaptaki hadisleri kabul ettiği iddiasına gelince, bu da
ilim dışı bir iddiadır. Bu konuda sadece Hanefilerin birçok
Buhari-Muslim hadisiyle amel etmeyi reddettiklerini, bunların yerine
başka hadisleri delil olarak aldıklarını hatırlamak bile yeterli olur.
Ayrıca Mehmed S. Hatiboglu hocamızın Müslüman Âlimlerin Buhari ve
Müslim'e Yönelik Eleştirileri başlıklı makalesi de, bu sık sık
tekrarlanan icmâ iddiasının ne kadar boş bir iddia olduğunu ortaya koyan
delilleri toplayan ilmî bir inceleme olarak burada gözönünde
bulundurulmalıdır.
el-Kettani müteahhirîn ulemasından olup, İbnu's-Salah'a karşı
en-Nevevî'yi destekleyenlerden bahsederken, onların "Esas alınması
gereken doğru görüş [Buhari-Muslim hadislerinin kesin bilgi ifade
etmeyip, zann-ı ğalib ifade ettiğidir!"] dediklerini nakleder ve keşif
ehlinden bazılarının -İbriz adlı eserin müellifi gibi- bazı Sahihayn
hadislerini -meselâ İsra'da Hz. Peygamber'in göğüsünün yarılmasına dair
rivayeti- reddettiklerini de sözlerine ilave eder. (145) Bu ise tevatür
tartışmalarını sonuçlandırmaktan ziyade, ona yeni boyutlar kazandırmaya
yarar. Nitekim el-Kettanî de meseleyi sonuçlandırmadan muallakta
bırakmak zorunda kalmış, ama nihai tahlilde mutevatir hadislerin varlığı
görüşünü benimseyerek adı geçen eserini telif etmiştir.
Bu durum, tekrar ifade edelim ki, hadis usûlünün ve bu usûlün esasları
dahilinde sürdürülen çalışmaların, olduğu gibi, hiçbir tenkide tabi
tutulmaksızın sürdürülüp savunulmasının ne kadar vahim sonuçlar
doğurduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Yine bu durum sonuç itibariyle her türlü ilmî faaliyetin temel
taşlarından biri olan "tenkit zihniyeti"nin bizim dünyamızdan
çekilmesinin bize nelere malolduğunu gösterdiği gibi; bu yapıcı tenkit
zihniyetini yeniden İslam dünyasına aşılayıp, onu tekrar
yaygınlaştırmanın ne kadar önemli olduğunu da, tartışmaya mahal
bırakmayacak kadar açık bir şekilde hepimizin gözleri önüne sermektedir.
O halde, bu bölümün sonucu olarak söylenebilecek olanlar şunlardır:
1. Mütevatir hadisin tanımı ile ulemanın mütevatir olduğunu söylediği
hadislerin şartları arasında açık bir çelişki bulunmaktadır.
2. Mütevatir hadis -lafzî anlamda- çok az değil, hiç yoktur. Zira
mütevatir olduğu söylenen hadislerin hepsi de, kitaplarda isnadlarla
zikredilen ve ravilerinin cerh ve ta'dile tabi tutulması mümkün olan
ahad hadislerin biraraya getirilmesinden başka birşey değildir.
3. Bu, mütevatirin hiç olmadığı anlamına gelmez. Bilakis kendisi de
mütevatir olan Kur'an-ı Kerim'de yer almayan birtakım hususlar, mesela
ezan, kamet getirilmesi, bayram namazları, namaz vakitleri ve rekatları,
gibi İslam toplumunda, bireyin ve toplumun nesilden nesile daima
uygulayarak naklettiği pekçok uygulamayı, mütevatire örnek olarak vermek
mümkündür. Bunun dışında kitaplarda isnadlarla nakledilen hadislere
gelince, bunların herbiri ahaddır ve binlercesi dahi biraraya gelse
-mütevatirin şartlarını haiz olmadıklarından- bunlara mütevatir demek
mümkün değildir.
4. Bütün bunlara rağmen Babanzade "Varis'e vasiyyet edilmez" hadisinin
sadece Cabir'den gelen mürsel bir hadis olduğunu söylediği halde, icma
ile gereğince amel olunmasında müçtehidlerin hepsinin birbirine nesilden
nesile nakletmesine bakarak, onun bu suretle mütevatir olacağını ima
etmesi, "tenkit zihniyetinden" ne kadar uzaklaştığımızın bir başka
örneğidir. Yine bazı kaynaklarda sozkonusu hadise işaretle "Bu gibi
hadislerin isnada ihtiyacı olmadığı" -hadis ilminin kriterleri hiçe
sayılarak- çekinmeden savunulabilmiştir. (146) Halbuki mütevatir olduğu
söylenen bu hadisi İmam eş-Şafii (ö. 204/819) herhangi bir muttasıl
isnad ile dahi elde edemediğinden, er-Risale'de onu munkatı bir isnad
ile zikretmek zorunda kalmıştır. (147)
Dipnotlar:
123 Tecrid-i Sarih Tercemesi, I. 102.
124. Ay.
125 A.g.e. I.103
126. A.g.e. I.103 ve 105.
127. A.g.e. I. 103.
128. A.g.e. I. 104.
129. el-Kettani. Nazmu’l-Mütenasir. S. 9-10.
130. A.g.e., s. 10
131. A.y.
132. A.g.e., s. 11.
133. A.y.
134. İbn Hacer, Nıızhetu'n-Nazar (Dâru Mısr,?; neşreden:
el-Mektebetu'l-İlmiyye Medine), s. 23.
135. el-Kettani, a.g.e., s. 11-12.
136. A.g.e., s. 12-13.
137. A.g.e., s. 13.
138. A.g.e., s. 14
139. es-Serahsî. el-Usûl, I. 329.
140. el-Kettânî, a.g.e., s. 15
141. A.y.
142. A.y.
143. A.g.e., s. 15-16.
144. A.g.e., s. 16
145. A.g.e., s. 17
146. Bkz. el-Âmidli, el-İhkam, III. 70. 192; el-Leknevî.
-el-Ecvihetu'l-Fâdıla: s. 229, 232, 231: Tahir el-Cezairi, Tevcihu'n-Nazâr.
I. 141, 210.
147. eş-Şafii. er-Risal, s. 139.
148. Tecrid-i Sarih Tercemesi, I. 202.
|