|
||||
|
||||
|
|

Risalet ve Sünnet
|
İktibas Dergisi |
|||
|
Herşeyden önce şunu ifade etmemiz gerekir ki, Risalet bir gerekliliktir; "hakikatin bilinmesinde Rîsalet kurumunun "olmazsa olmaz" bir yeri vardır. Bilinmelidir ki, akıl, "gerçeği" tek başına bulamaz; çünkü aklın sınırları vardır. Mutlak doğru akılla bilinemez. Üstelik gaybi konuların aklın terazisini bozacağı, bu gücün böylesi bir ağırlığı kaldıramayacağı açıktır. Akıl, fizik ötesi alemi, yani "gaybı" bilemeyeceği için, gaybın bilgisini bilen bir varlığın o alem için bizi bilgilendirmemesi durumunda, sorunu çözmek için elimizden gelecek hiç birşey yoktur. Aklın hakikatin bilgisine tam anlamıyla vakıf olmamasının bir diğer önemli nedeni de heva ve hevesin / nefsin arzularının aklın kabullerini tersyüz etmesidir. Nitekim, Yahudiler "kendi oğullarını tanır gibi peygamberi tanıdıkları halde" bu gerçeği yok sayarak kimi akılların bu konuda şüpheye düşmelerine neden olmuşlardır, işte bu nedenlerden dolayı akıl Risalete muhtaçtır. Risalet kurumu
incelendiğinde görülür ki, peygamberler
dînin pratize
edilmesi için
elzem olmuşlardır.
Peygambersiz dinin yaşanması mümkün olmamıştır.
Peygambersiz din anlaşılmaz. Peygambersiz iman da olmaz.
Zira herşeyden
önce peygamberin getirdiği dinin şeriatı, takip edilen
bir yolu vardır ve Peygamber ilk Müslüman olandır.
Yani bu şeriata
ilk teslim olan ve insanlara açıklayan O'dur.
Onsuz "emir ve
nehiy"lerin somut
olarak anlaşılması mümkün olmaz. Getirdikleri dinin ilk Müslümanları olan Rasüllerin
hayatı, Allah'ın
denetimi altındadır. Yanlışları düzeltilir
ki, ümmetleri yanlış
üzerinde olmasınlar,
insan olarak
bizden farklı değildirler. Bizim gibi yer, içer, uyur, çalışır,
sevinir, üzülür, acıkır, unutur, hastalanır...
"De ki: ben
de sizin
gibi bir insanım;
ancak bana ilahınızın tek bîr ilah olduğu
vahyediliyor. Kim Rabb'ine kavuşmayı umuyorsa, salih
amel işlesin ve kulluğunda
Rabb'ine hiç
kimseyi ortak koşmasın"(Kehf 110) Ancak en yüksek
makam onlarındır. Takvaca herkesten üstündürler, iman
edilmesi gereken şeyler ise onlar için de bizim için aynıdır. Peygamber Allah'ın vahyini kullarına sunmak için kulları içinden
seçtiği elçidir. Elçinin getirdiklerine itaat (elçiye itaat)
Allah'a itaattir. "Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiş
olur"(Nisa 80) Çünkü peygamber Allah'ın hükmünü
tebliğ etmektedir. Allah'ın hükümlerine hevasından hiçbir
şey katmamaktadır "Kıır'an Alemlerin
Rabb'inden indirilmedir. Eğer Muhammed, Bize karşı ona
bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle
yakalardık, sonra şah damarını koparırdık.
Hiçbiriniz de onu koruyamazdınız." (Hakka 43, 44,
45, 46, 47) Peygamber bir işi "yapın" dediği
zaman, o konuda 'O'na tabi olmak dinin gereğidir. Yani Peygamberin
buyruğu vahyin açıklaması anlamına geliyorsa,
şahsi kanaat beyan etme anlamını taşımıyorsa
O'na itaat edilmelidir. Peygamber din adına kendiliğinden hüküm koyamaz. O sadece
konulmuş olan hükümlerin nasıl uygulanacağını
gösterir ve açıklar, insanları kendisine değil
Allah'a çağırır. Bu yüzden Peygamberin istediği
şekilde "inanmak", nasıl yaşamamızı
istiyorsa öyle "yaşamak", O'na değil Allah'a tabi
olmaktır. "Hiç şüphesiz, Biz, Kitab'ı Sana
insanlar arasında, Allah'ın sana gösterdiği şekilde
hükmetmen için HAK ile gönderdik. Hainlerden taraf olma" (Nisa-105)
Peygambere tabi olmak demek O'nun din adına yaptıklarına
ve dediklerine uymak demektir. Ayrıca; Peygamber, aynı zamanda İslâm toplumunun da önderidir.
Yaşadığı hayata ve topluma sunduğu öneriler
O'nun İslâmi anlayışının bir yansımasıdır.
Ve bu anlamda dînin kaynağı olan vahy ile ayrılmaz bir
bağı vardır. Vahy toplumsal hayatın tüm detaylarını
içermediği için, Peygamber vahyi anlayış biçimine göre
kişisel kararları ile topluma önderlik etmiştir. O bakımdan
Peygamberin fiili liderliğinin de bağlayıcılık
yanı olduğu açıktır. Onun söz ve fiillerindeki
"öz" her Müslümanı bağlar. Peygamberin, yapıp
ettiklerinden çok, yapıp ettiklerinin gerçekçesine bakılmalıdır. Ve
risaleti sağlıklı
hir biçimde
değerlendirebilmek için şu hususlar da kabul edilmelidir: - Elçiler mutlaka güvenilir insanlardan seçilirler. Ki böylece dinin
kabulü konusunda insanların daha baştan mazaret ileri sürmelerinin
önü kesilmiş olur. - Elçiler diğer insanlar gibi olmalıdırlar ki, diğer
insanlara örneklik teşkil edebilsinler. Bu nedenle elçiler
meleklerden veya olağanüstü varlıklardan seçilmezler, insan
için örneklik ancak bir insandan alınabilir. - Elçilik bir "memuriyet"tir. Elçi, memur olduğu görevi
yapar; görevi kendi istediği ile terkedemez, amacının dışına
çıkamaz. Dine ekleme-çıkarma yapamaz. Dini gereğince yaşayarak
diğer insanlara da örnek olur. - Elçilik zor görevdir ve elçinin her anını kapsar. - Elçiler mutlaka kavimlerinin dilini konuşurlar ki kavimleri daveti
tam olarak anlayabilsinler. SÜNNETİN KONUMU: Sünnet konusunda farklı pek çok anlayış ve her anlayışın
kendi açısından konuya getirdiği bir tanımı
vardır. Biz "sünnet"i şöyle tanımlıyoruz:
Sünnet, peygamberin Kur'an'ı pratiğe geçirme biçimidir. Sünnet daha çok "fiile" dayanmakla birlikte "kavli" olanı da vardır. Peygamberin Allah'ın hükümlerini anlayış ve uygulayış biçimi bizim için "esastır". Bu anlamda Sünnete uymak bir gerekliliktir. Peygamberin sünneti yalnızca Kur'an'ın içinde olandır
iddiası yanlıştır. Zira "hükmü"
Kur'an'da olup ta "biçimi" Peygamberce belirlenen bir çok hüküm
vardır. Cuma namazı, namaz vakitleri ve sayısı, haccın
rükünleri gibi... Bu sünnet biçimi bize yaşanarak tereddütsüz
bir yolla ulaşmıştır. Peygamberin Kur'an'ı
pratize ediş ve İslâmı yaşayış biçimi
bize yaşanarak geldiği için bu konuda ciddi bir ihtilaf
yoktur. İhtilaf konusu edilen Sünnetin bu boyutu değildir. Sünnet daha
çok "hadis" boyutu ile tanışma konusu
olmaktadır. Hadislerin ciddi bir eleştiriden geçirilmeden
kabul edilmesi bu ihtilafın çözümsüzlüğüne
neden olmaktadır.
Bu konuda dikkat
edilmesi gereken
husus şudur: Hadis, ya pratikle ilgilidir ya da bir görüş
beyanıdır. Bir "fiili"
aktaran söz, bir
"düşünceyi"
aktaran
söze göre daha sağlıklıdır. Zira insan gördüğü
ve yaptığı "şey" ile duyduğu "şeyi"
aynı oranda aklında tutamaz. Bu bakımdan "fiillere"
ait hadisler, diğer hadislerden daha önemli bir konuma sahiptir. Hükmü Kur'an'da olmayıp ta Peygamberin anlayışını yansıtan söz ve fiiller bizim için önemlidir. Bu bakımdan peygamberin hayatının gözardı edilmesi mümkün değildir. Burada asıl sorun hadislere yaklaşım biçiminden kaynaklanmaktadır. Hadis: Peygamberin "söylediği söylenen sözler"dir; O'ııa aitliği konusunda kesinlik yoktur. İçinde Peygamberin sözünün bulunma ihtimali vardır. Bu bakımdan sağlam bir yönteme ve kritiğe tabii tutulmadan hadislerin bağlayıcı olması mümkün değildir. O metot ta sadece ve sadece Kur'an'dan çıkarılmalıdır. Kur'an'a aykırı düşen, kevnî ayetlere ve tarihsel gerçeklere ters düşen bir sözün Peygamberin sözü olması mümkün değildir. Velev ki bize "mütevatir" rivayet olarak geldiği söylenmiş olsun. O halde hadis tenkidi yaparken, Kur'an'a uygun, olup-olmama kriterinin esas alındığı sağlıklı bir yöntem takip edilmelidir. Özellikle siyasi ve itikadi konulardaki hadislerin çok sıkı bir tenkide tabi tutulması gerekir. Hadislere "içinde Peygambere ait sözlerin bulunması ihtimali
olan metinler" gözü ile bakılmalıdır. Siyer için ise şunlar söylenebilir: içinde çelişkiler ve yanlışlar
olmakla birlikte, kaynak olarak hadisten daha sağlam olduğu söylenebilir.
Siyere itibar edilebilir ve Peygamberin yaşatısı hakkında
bilgi edinilebilir. Özetlersek; Peygamber vahyi bize vahyi getiren kişidir ve onu pratize
ederek vahye uymamız konusunda bizim için yegane örnektir. "Andolsıın,
içinizden Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah'ı
çok zikreden kimseler için Allah'ın Resulü en güzel örnektir."
(Ahzab 21) Dinin tek sahibi Allah'tır. Allah Dinine kimseyi ortak kılmamıştır. Sünnet Peygamberin Kur'an'ı pratiğe geçirme biçimidir. Peygamber dinin sahibi ve ortağı değil sadece uygulayıcısıdır. Bildirdiği ve uyguladığı hükümlerde O'na itaat etmek O'na değil, aslında Allah'a itaattir. |
|||
| Başa Dön |
|
|
|
© Sorumlusu Kuranislami.com