|
||||
|
||||
|
|

RİVAYET
|
İktibas Dergisi Mart 1997 |
|||
|
"Rivayet",
hadis ilminin en önemli bir kavramıdır. Aslında sadece
hadis ilmi değil, tarih de aynı zamanda rivayete dayanmaktadır.
Bu anlamda hadis ilmini tarih ilminin bir şubesi olarak kabul etmek
mümkündür. İslamî ilimler alanında rivayet müessesesinin
çok önemli bir yeri vardır. Bunun içindir ki, dinî meseleleri
doğru anlayabilmenin en önemli bir faktörü de işte bu
kavramdır. Zira Kur'an gibi, ezber yoluyla tevatüren gelmesinin
yanında, yazıyla da tesbit edilmiş olan ve mevsukiyetinde
hiçbir şüphe barındırmayan, dinin bu asıl kaynağının
dışında, dinî bilgilerin tamamı "rivayeten"
bize intikal etmiştir.
Şiiri asıl sahibinden nakletmek anlamına gelen rivayet sözcüğü,
genel anlamda bîr sözü ya da hadiseyi bir başkasına
nakletmeyi ifade eder. Bir hadis terimi olarak ise, Hz. Peygamber'in dönemine
ait bütün söz, fiil ve takrirleri, ilk kaynağına dayandırarak
aktarmasına rivayet denir. Rivayet eden ravî, rivayet olunan
şeye de mervî, yani haber denir.
Dikkat edilirse rivayet olayında üç önemli unsur bulunmaktadır
a) Rivayete konu olan olay ya da söz. Ki bu da olay ya da sözün,
sahibini gündeme taşımaktadır. Bu kişi hadis
rivayetinde genelde Hz. Peygamber'dir, bazan da sahabîdir. Sahabeden
nakledilen sözlere de "hadis" dendiğini hatırlamamız
gerekir. b) Söz konusu olay ya da sözü ilk kaynağından (Hz. Peygamber'den) duyduğunu, gördüğünü söylediği söylenen kişi. Ki bu da sahih ve "müsned" bir hadis için sahabe olmak zorundadır.
c) Hadiseyi ya da sözü, kendisine nakleden kişilerden rivayet
eden şahıs. Genelde
rivayet olayında, özelde hadis rivayetinde "a"
şıkkında temelde hiçbir problem yoktur. Yani Hz.
Peygamber din adına ne söylemişse doğru söylemiştir,
eğer yanılgısı olmuşsa bizzat vahiyle düzeltilmiştir.
"b" şıkkında ise problem vardır ve ilerde
üzerinde duracağımız gibi, sahabe de insandır,
eksik veya yanlış anlaması mümkündür. Peygamber'in sünnetinde
de bütünlük esastır. Bir sahabî Hz. Peygamber'in bütün davranışlarına
muttali olmuş, bütün sözlerini dinlemiş olamaz. Bir
sahabinin Hz. Peygamberden şahit olduğu lokal bir olayı
genele teşmil ederek rivayette bulunması, veya rivayetin o
şekilde kullanılması yanlış sonuçlara götürür.
"c" şıkkı ise asıl problemin kaynağını
oluşturmaktadır. Her türlü yanlış anlama, yanlış
yorumlama, hatta gerek Peygamber adına, gerekse sahabe adına
"uydurma" bu halkalarda yaşanmaktadır.
Hadis ıstılahında bir haberin iki önemli kısmı
bulunur. Bunlardan birincisi, yukarıda izaha çalıştığımız
şekilde, bir sözün en son raviden başlayarak Hz. Peygamber'e
varıncaya kadar, her ravinin, hadisi aldığı kendi
şeyhini (hadis hafızını) zikrettiği kısımdır.
Ki buna hadisin senedi denir. Ravilerin hadisi kendi şeyhlerinden
bizzat aldıklarını, bu almanın mahiyetine delalet
edecek birtakım teknik deyimlerle (işitme; bize haber verdi
v.b.) belirtmesine de "isnad" denir. İkinci kısım
ise "metin" kısmı olup; rivayet edilen söz ya da
hadisenin bizzat kendisidir, rivayete konu olan şeydir.
İşte, ister tarih/siyer ilminde olsun, ister hadis ilminde
olsun, bir rivayetin sıhhati, bu iki anabölümün sıhhatine
doğruluğuna, gerçekliğine bağlıdır. Dolayısıyla
"hadis usulü" ilminin asıl gayesi, bir rivayetin, isnad
açısından sahihliği kadar, anlam yönünden de doğru
ve güvenilir olup olmadığını tedkik olmalıdır.
Fakat ne yazık ki, vakıa olarak, hadis usulü'nün olanca
mesaisini birinci şıkka teksif edip, ikincisini de bir o kadar
ihmal ettiği bir gerçektir. Aksini iddia etmek hamasi bir
savunmadan başka birşey değildir.
Hadis rivayeti ilmiyle beraber, rical (hadis ravilerinin hal tercemeleri),
cerh ve ta'dil (ravilerin tenkidi), mana ve lafızta rivayet, mütevatir
ve ahad haber, sahih, zayıf hadis, müsned, camî gibi oldukça
geniş çaplı bir hadis edebiyatı terimi gelişmiştir.
Biz bunların bir kısmı üzerinde birazdan duracağız.
Yalnız önemli bir hususa dikkat çekmeden geçmek istemiyoruz.
Rivayet edilen hadisler, sened zincirinin ilk kaynağında, daha
doğrusu Hz. Peygamber'in zamanında ve de sahabenin elinde yazılı
olarak bulunmamaktadır. Bu rivayetler sened zincirindeki sahabeden
sonraki halkalar elinde, bilhassa tabiinden de sonraki hadis şeyhleri
döneminde yazıya geçirilmiştir. Yani, sahabenin hafızasında
olan hadisler, hadis müdevvini şeyhler ve kitap yazanlar elinde
yazılı hale gelmiştir.
Yeri gelmişken değinmek gerekirse, Hz. Peygamber ilk başlarda
kendi sözlerini yazmaktan, sahabeyi menetmiştir. Bunun sebebi, her
aklı selimin kabul edeceği gibi, Allah'ın kelamı
Kur'an ile (ki dinin kaynağıdır) Hz. Peygamber'in sözlerinin
birbirine karışması, belki Hz. Peygamber'in sözlerinin
Kur'an'a eşdeğer bir önem kazanması endişesi idi. Kur'an,
yani vahiy, müslümanlar nazarında, gerçek yerini almalı,
dinin asıl kaynağı oluşunu tescil ettirmeliydi.
Bu konudaki en ufak bir yanlış yönlendirme ilelebed düzeltilemeyecek
yanlışlıklara sebebiyet verebilirdi. Daha sonraları
ise Rasulullah (a.s.) bu riskin kalktığından emin olmuş
olmalı ki, hadis yazımına izin vermiştir. Yine de
hadis yazan sahabenin sayısı ve de yazdıkları
hadisler oldukça sınırlı sayıdadır.
Rivayet ilmi dünya tarihinde ilk defa müslümanların keşfettiği
değilse de, onların geliştirdiği çok orijinal bir
ilimdir. Herşeyden önce, insanla beraber rivayet denen şey de
olagelmiştir. Şairlerin, filozofların, vaiz ve tabi ki
peygamberlerin sözleri, öğütleri ve yaşam biçimleri,
arkadan gelenler için kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
İslam öncesi Mekke'de de kısmen yazılı, daha çok
da şifahî rivayet geleneği vardı.
İslam öncesi Arabistan'da kız ve erkek çocukların
beraberce gittikleri bazı mekteplerin varlığı, araştırmacılar
tarafından ortaya konmaktadır. Kabileler kendi şairlerinin
şiirlerini yazıyorlar ve bazıları Kabe duvarına
asılıyordu.
Yazılı ve şifahi rivayet geleneğine yabancı
olmayan Hz. Peygamber'in sahabesi, O'nun vefatından sonra
Rasulullah'la ilgili olarak kendi aralarında konuşmaya başlamışlar,
O'nun hal ve hareketlerini değerlendirmeye almışlardır.
Hatta bu değerlendirmenin daha Rasulullah hayatta iken bile yapıldığını
çok açık şekilde görüyoruz. Rasulullah (a.s.)ın vefat
etmesinden sonra, "Rasulullah şöyle yapardı, böyle
ederdi, şu konuda şöyle söylemişti" gibi konuşmalar
şüphesiz ki rivayet'in temelini oluşturuyordu.
Rasulullah'ın vefatından sonra O'nun söz ve davranışları
müslümanlar için daha bir önem kazanmıştı. Zira O'nun
söz ve davranışları ihtilafları çözücü ve de yönlendirici
idi. Müslümanların, dinlerinin tatbikinde, peygamberlerinin
davranış sınırlarını bilip onu esas
ittihaz etmeleri kadar tabiî birşey olamazdı. Peygamber onlar
için yürüyen Kur'an idi. Fakat daha sahabe döneminde ihtilaflar
başlamıştı. İhtilafların kaynağında,
o konuda Hz. Peygamber'in kal ve halinin gerçekten ne olduğu
sorusu yatıyordu. O'nun irtihalinden sonra müslümanların, bu
sorunları doğrudan kendisine soramayışları müşkilatı
artırıyordu. Aynı sorun sahabe sonrası nesil (tabiîn)
arasında da artarak devam etti.
Sahabede olduğu gibi, Tabiîn de hadisleri yazma gibi bir kaygı
taşımıyordu. Eğer hadislerin yazımı bir
ihtiyaç olarak görülse ve istenseydi sahabe döneminde ciltlerce
kitap teşekkül ettirilebilirdi. H. I. Asrın sonlarına
kadar devam eden tabiîn döneminde, Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz
(ö. 101) "ilmin yok olup gitmesinden" endişe ettiği
için, başta Medine Valisi Ebubekir İbn Hazm olmak üzere, bütün
valilere Rasulullah'ın hadislerini, sünnetlerini araştırıp
yazmaları talimatını verdi. Şu halde bu işin
fikir babası Ömer b. Abdülaziz'di diyebiliriz.
İbn Şihab ez-Zuhrî (0.124) bu işi Medine Valisinden önce
yapmış ve hadisleri ilk tedvin eden kişi ünvanını
kazanmıştı. ez-Zuhrî hadis tedvinine Ömer b. Abdülaziz'in
kendisini zorladığını, ikna olmasında da Şark
tarafından gelen bol miktardaki uydurma hadislerin etkili olduğunu
söylemiştir.
Tedvin döneminde hadisler ekseri sahabe ve tabîin fetvaları ile
karışık olarak yazılmaktaydı.
Tedvin döneminden sonra, H. II. yüzyılın başında (etbaut
tabiîn döneminde) müsned namındaki hadis kitapları yazılmaya
başlanmıştır. Bunların ilki Ebu Davud et-Tayalîsî'nin
(ö. 204) Müsned'idir. Bu tarihten önce İmam Malik (ö. 179)
Muvatta'yı, İbn İshak (ö. 151) Megazi'sini telif etmiş
bulunuyordu.
Camî adındaki, genelde fıkıh konularına göre
tasnif edilmiş hadis kitapları Hicri ikinci asırdan
itibaren yazılmaya başlanmıştır. Bunlardan ilki
Mamer b. Raşid'in (ö. 153) kitabıdır. Bunu Süfyan-ı
Sevrî (ö. 161), Süfyan b. Uyeyne (ö. 198) gibi hadis bilginlerinin
kitapları izlemiştir. H. III. asırda ise Abdurrahman b.
Hemmam (ö. 211), Buharî (ö. 256), Müslim (ö. 261) ve Tirmizî (ö.
279) gibi müellifler camî türündeki eserlerini yazmışlardır.
Kütüb-ı Sitte'den İbni Mace (ö. 273) ile Neseî'nin (ö.303)
Sünen adındaki kitaplarını yazmaları da bu
tarihlerdedir.
Bu dönemden sonraki hadis kitapları ise ya öncekilerin şerhi
ya da onların muhtasarı, derlemesi gibi çalışmalardır.
Görüldüğü üzere, Kur'an'dan sonra en sahih kaynak payesi
verilerek adeta Allah'ın Kitabı'yla yarıştırılan
İmam Buhari'nin hadis kitabı, Kur'an'dan 250 yıl sonra
yazılmış ve pek çok eleştiriye açık bir
kitaptır. Üstelik kendisinden önce de pek çok hadis kitabı
yazılmış bulunuyordu.
Hz.
Peygamber'den sonra yazılan bu hadis kitapları, zamanla müslümanların
Kuran'dan bile çok değer verdikleri kaynaklar haline gelmiştir.
Bütün İslamî tartışmaların neredeyse tamamını
oluşturan bu hadis kolleksiyonunun rivayet değeri üzerinde
durmak, bu tartışmayı makul bir yere oturtmak istiyoruz.
Hemen belirtelim ki, Hz. Peygamber adına, İslam'ın o altın
çağına ilişkin rivayet edilen haberlerin/hadislerin
tenkidini ilk defa yapan bizler değiliz. Biraz sonra vereceğimiz
bilgiler, akletmek gibi bir özelliği olanlar için, başka hiçbir
delile ihtiyaç duyulmayacak kadar açık verilerdir.
İlave
olarak, Muhammed İbn Sirin (Ö. 110)'in dikkat çektiği gibi,
ashab devrinde usulî anlamda isnad bilgisi henüz yoktur. Sened sorma
daha ziyade Tabiin döneminde çıkmıştır. Hadisin
senedini sorma olayı, aslında hadis kritiğinden başka
birşey değildir. Zira, size rivayet edilen haberin kaynağına
yani ravilere güvenmediğiniz için, haberin kaynağını
sorgulamaktasınız. Eğer bugün, bir hadisi, yani Hz.
Peygamber'in sözü zannedilen bir sözü sorgulamak hadis düşmanlığı
gibi telakki ediliyorsa, bu işin ilkleri Tabiin olmak durumundadır.
Aslında haberin kaynağını sorgulamayı bize öğreten,
Kitabımız Kur'an'dır. Nur suresinin 11-12. ayetlerinde
İfk olayı bağlamında; Hucurat-6. ayetinde de fasıklar
bağlamında, haberin kaynağını tahkik etmemiz
emredilir. lsra-36. ayetinde ise "Bilgi sahibi olmadığın
şeyin ardına düşme ! Çünkü kulak, göz ve gönül,
bunların hepsi yaptığından sorumludur. "
buyurularak, evrensel ve çağlar üstü tenkid metodu öğretilmektedir.
Kur'an'ın tenkid metoduna atıfta bulunduktan sonra, ünlü
hadis mecmuaları ile ilgili bazı anekdotlar verelim istiyoruz.
İmam Malik, derlediği 100 bin kadar hadisten 10 bin kadarını
seçerek el-Muvatta adlı eserini yazmış, bu hadisleri de
her sene ayıklamaya devam etmiş ve kitabında beş yüz
kadar müsned hadis bırakmıştır. Bazı
yorumcular, ömrü kifayet etseydi acaba bu beş yüzü de mi
silecekti diye sormaktadırlar. Muhammed b. İsmail Buharî
derlediği 600 bin hadisten tekrarsız olarak 2602'sini; Müslim
b. Haccac 300 binden yaklaşık dört binini; Ebu Davud
es-Sicistanî (ö. 275) 500 binden 4800'ünü, Ahmed b. Hanbel (ö. 241)
750 binden yaklaşık 40 binini seçerek kitaplarına almışlardır.
Bu rakamlar hadis tenkidinin gerçek habercisidirler. Eğer hadis
tenkidi hadis düşmanlığı olsaydı, bunu Buhari
2600/ 600.000 oranında yapmış olurdu. Oysa hadise Buharî'nin,
kendi geliştirdiği ölçülere göre, Rasulullah'a ait olduğu
zannıyla derlediği hadislerden oluşan bir kitap yazmasından
ibarettir.
Hadis usulünde hadislerin mütevatir ve ahad gibi nevilere ayrılması
ravi sayısıyla, bir başka deyişle haberin şüyü'u
ile alakalıdır. Mütevatir haber, yalan olması düşünülemeyecek
tarzda çok sayıda insan tarafından nesil be nesil
nakledilegelen haberdir. Kimse böyle bir haberin yalan olacağını
düşünemez. Bu, tabiatı icabı mümkün değildir.
Hira adındaki bir mağarayı hiç görmemelerine rağmen
böyle bir mağaranın varlığına müslümanların
inanmaları; Rasulullah'ın günde beş vakit namaz kıldığı,
dahası, Ebubekir, Ömer ve Osman gibi sahabînin yaşadığı
gibi haberler bu cinstendir. Bu gibi bilgileri inkar eden kişinin
samimiyetinden şüphe edilir. Abesle iştigal ediyor demektir o
kişi.
Mütevatir haber için baz alınacak sayının 3, 5, 7....40
v.s. olması gibi tartışmalar anlamsızdır.
"Mütevatir hadis icin sened aranmaz" sözü bizce önemli bir
gerçeğin altını çizmektedir. Yani mütevatir, çoğunluk
tarafından bilinmektedir.
Ahad haber ise mütevatir derecesine ulaşmayan bütün haberlere
denir. Ahad haber, kelime olarak tek kişinin yaptığı
rivayet demekse de, terim olarak, tevatür derecesine ulaşmayan bütün
haberler ahaddır. İlk başta ahad iken sonradan binlerce
kişi tarafından rivayet edilen haberler (meşhur hadis
denmektedir) de ahaddırlar.
Hadis usulüne göre mütevatir haber kesin bilgi ifade ederken, ahad
haber zan ifade eder. İşte bütün hadis kitaplarındaki
hadislerin tamamına yakını ahad haber olup, bunlar da
iman konusunda delil olamazlar. Ameli konularda ise Kitabullah'a ters
olmamak kaydıyla amel edilebilir.
Usül bilginleri, bir rivayetin doğruluğunun
ölçütü olarak, ravilerin gerek ahlakî açıdan, gerekse hafıza
(zabt), dikkat, bid'at sahibi olmama gibi meziyetler açısından
güvenilir olmalarını esas almışlardır. Bu
şekilde raviyi ölçüp değerlendirme işlemine cerh ve
ta'dil (tenkid edip dürüstlüğünü kanıtlama) adını
vermişler, "güvenilir" sıfatını hak eden
ravilere de "sîka" demişlerdir. Oysa
"sîka" ünvanının verilmesi sübjektif nitelik
taşıyordu diyebiliriz. Bir defa, zihniyet olarak, sîka
ravi, "hadisçiler" denen nakilci ve tutucu zümrenin genel
kabullerini benimsemiş olmak zorunda idi. 0 dönemdeki hadisçiler-kelamcılar
çatışması ünlüdür. Bu zihniyet farklılığı
hala devam etmektedir. Kaldı ki bir ravinin sîka oluşu,
onun yaptığı rivayetin mutlak doğru olmasını
gerektirmez. Çünkü, sonuçta nakledilen, Allah Rasulünden
duyulduğu iddia edilen bir sözun 100-200 sene sonra rivayeten
tekrar edilmesidir. Bu kadar uzun bir sürede O'nun sözlerinin
anlam kaymasına uğramadan tebdil, tağyir ve tahrifattan yüzde
yüz salim olarak, sözün söylendiği zaman ve zemindeki koşullara
uygun tarzda, yani bugünkü tabirle konjonktürün ayırdında
olarak nakletmek, belki teorik olarak muhal değilse de vakıa
olarak mümkün olmamıştır.
Örneğin, Muhammed b. İsmail el-Buharî, sahabeden, tabiinden,
tebe-i tabiinden değildir, tebe-i etbaut tabiindendir. Yani
sahabeden sonraki üçüncü kuşaktan olan bu zatın önündeki
tek güvencesi, sîka olduğunu, kabul ettiği hadis şeyhleridir.
Halbuki, sünni mezheplerin en ünlüsü olan Hanefilik mezhebinin
kurucusu İmam Ebu Hanife (ö. 150), Buharî'nin sîka'lık
ölçüsüne uy-mamış olacak ki, ondan tek bir tane bile hadis
almamıştır! Ebu Hanife'yi mürciî sayan ve "halktan
biri" diyerek, adını bile anmaya değer bulmayan Süfyan-ı
Sevri'nin (ö. 161); "İslam'da ondan daha uğursuz biri doğmamıştır"
sözüne sahip çıkan Buhari'nin, Ebu Hanife'yi müslüman saydığı
bile meşkuktur. Bu durum bize, ravinin sîka kabul edilmesindeki sübjektifliği,
keyfîliği göstermektedir.
Ebu Hanife'nin tek suçu, hadis diye duyduğu her şeyi gece odun toplayan gibi almaması, Kur'an'a ve Sünnete uygun haberleri seçmeye özen göstermesi idi şüphesiz.
Sened tartışmaları çerçevesinde sahabeyi toptan
adil kabul etmek de sonuçta, rivayetler kolleksiyonuna bir dokunulmazlık
kılıfı giydirmeye yaramaktadır. Sadece sahabeye değil,
hiç kimseye lüzumsuz yere ta’n eylemek gibi bir ahlakımız
olamaz. Fakat sahabenin de insan olduğunu unutmamak ğerekir. Peygamberler bile bazı hatalardan muaf olmadıklarına
göre, sahabenin de hatalar, hatta günahlar işleyebileceğine,
nitekim işlemiş de olduklarına inanmak müslümanlığımızın
gereğidir. Bu konuda yığınlarca örnek verilebilir.
Fakat sırf konunun ilke bazında vuzuha kavuşması ve
"neredeyse hiçbir sözü anlamayan"
(18/93) insanların dikkatini buraya çekmek için örnek vermiyoruz. Sahabe
de birer insandır. Onlar da beşerî zaaflarla muttasıftırlar.
Onlar da unutur, hata eder, sözü duymamış ya da eksik duymuş
olabilirler. Olayları analiz edişleri, peygamberi algılayışları
farklı farklıdır. Samimiyet ve ihlasları da
birbirinden mutlaka farklı idi. Aslında burada belki asıl
tartışılması gereken, sahabenin kim olduğudur.
Hz. Ebubekir gibi, Hz. Aişe gibi müslümanlarla, Rasulullah'ı
hayatta bir kere görmüş bir bedevî eşit şekilde "sahabe"
kavramı dahilinde değerlendirilirse sonuç karmaşayla
sonuçlanacaktır. Müslümanlar arasında Ömer, Osman, Ali,
Bekir gibi isimlerin alabildiğine yaygın olmasına rağmen,
bir tek Muaviye adına rastlanmaması, sahabenin toptan adil sayıldığı
inancını yalanlar gibidir.
Öte yandan, adil olmakla çok hadis rivayet etmek arasında bir doğru
orantı olsaydı, Ebu Hureyre'nin, Hz. Ömer'den binlerce kez
daha adil olması gerekecekti. Her ne olursa olsun, -peygamberler dışında- hiçbir insan grubu toptan iyi ya da kötü kabul edilemez. Bu konuda Hz. Aişe'nin Ebu Hureyre'yi tenkitlerini hatırlamak yerinde olur.
Rivayet ilminde önemli bir husus da şüphesiz, hadislerin lafzen
değil, mana ile rivayet edilmiş olmasıdır. Günümüzde
görüntü ve ses kaydeden araçlara rağmen, insanlar sözlerinin
çarpıtılmasından kurtulamıyorlar. Hadislerin,
asgari yüz yıl sonra akılda kaldığı kadarıyla
nakledilmesinde ne akıbete uğrayacağını varın
siz düşünün! Mana ile rivayet ilk etapta, sahabînin, Rasulullah'dan duyduğu sözden anladıklarıyla sınırlıdır. İkinci olarak, sahabeden duyan kişinin yine anlaması, kavrama yeteneği ve zihninde canlandırdığı resim önemlidir. Bu keyfiyet silsile yoluyla, 1400 sene sonra bugün, o sözü duyan kişilere gelinceye kadar devam etmektedir. Hadislerdeki tutarsızlığı ve çelişkiyi, uydurma olayından sonra en fazla burada aramak gerekir.
Nasıl ki, Kur'an ayetlerinin doğru anlaşılmasında
sebeb-i nüzulün önemi büyükse, Rasulullah'ın söylediği sözlerin
ortamı, zaman ve zemini, muhatabın kımliği gibi
şartlar da (sebeb-i vürut) o kadar önemlidir. Bağlamından
kopartılan hiçbir söz yanlış anlaşılma
riskinden muaf değildir. Aynen Bektaşi'nin ayetin "namaza
yaklaşmayın" bölümünü kullanış biçiminde
olduğu gibi...
Hadislerin tedvin edildiği dönemin şartları da
rivayetlerin kaderinde etkin olmuştur.
Saltanat hırsıyla yanıp tutuşan Emevî melikleri döneminde
Hz. Ali ve evladına lanet okunması; Abbasilerin aynı
şeyi seleflerine yapması; kader, mürtekib-i kebîrenin durumu
ile ilgili tartışmalar, gelecekten haber veren hadisler,
siyasileri öven ya da yeren hadisler, çok küçük işlere büyük
mükafaat vadeden hadislerin hemen hepsinde dönemin sosyo-politik
etkilerini görmek mümkündür.
İslam düşünce tarihinin en karanlık düşmanı
olan hadis uydurmacılığı ise, salih kişilerin
Allah rızası için (!) bunu yapacakları kadar vahim
boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca, Yahudilikten ve Hristiyanlıktan
İslama giren (Vehb b. Münebbih, İbn Cüreyc gibi) kişiler
de mesihî ve İsrailî kültürün İslama taşıyıcıları
olmuşlardır. "Tasavvuf dini"nin hadis adı altındaki
sapık rivayetleri ise, şirkin İslam'dan intikamını
aldığı araçlar olmuştur. Vahyi gayri metlüv ve
kutsi hadisler de İslami düşüncenin saptırılmasına
katkıda bulunmuşlardır.
Hadis kitaplarını gözden geçirdiğimizde, ulemanın,
metin tenkidini hemen hemen hiç yapmadığını üzülerek
görmekteyiz. Halbuki hadis uleması kendilerine gelen her rivayeti
"hatıbul leyl" misali almamalıydılar. Rivayetleri
sebep-sonuç felsefesi, akla uygunluk, tarihi gerçeklerle çelişmeme,
hele de Kur'an-ı Mübîn'i yalanlamaması gibi kriterlerle
tahkik etmeliydiler.
Özellikle hadislerin Kur'an'a arzı, hiç de gereği gibi anlaşılmamıştır.
Eğer hadislerin Kur'an'a arzı, ilke olarak tedvin döneminde
kabul edilmiş olsaydı, eldeki kitaplarda okurken yüzümüzü
kızartan haberler yazılmamış olacaktı.
Halbuki, Allah'ın Rasulü'nün, kendine gelen ilahî mesaja ters
bir söz söylemesi düşünülemez. Allah, kadını erkeğin
örtüsü, birbirlerinin velisi olarak tanımlarken, O'nun
Peygamberinin kadını aşağılaması, kara köpekle,
domuzla kıyaslaması asla düşünülemez. Ama bu tür
hadis (!)ler elimizdeki hadis kitaplarında bulunmaktadır.
Buraya kadar izah ettiklerimizden şöyle bir sonuca varmak mümkündür.
Kur'an gibi hem yazıyla hem de şifahen tevatür yoluyla gelen
vahyin sübutu hakkında en ufak bir şüphemiz yoktur. Ona
adeta alternatif oluşturan rivayetler kolleksiyonu ise büyük
oranda zan ifade eden haberlerdir. Bu haberlerin sağlamı olduğu
gibi çürükleri de çoktur. Bizler, sağlam olanıyla,
Kur'an'a uygun olanıyla, Kur'an'ın destekledikleriyle amel
ederiz. Dine aykırı bulduğumuz hiçbir haberi almayız,
reddederiz. Bunun, kıt akıllı insanların iddia
ettikleri gibi, işine geleni almak, gelmeyeni almamakla hiçbir
alakası yoktur. Zira bizler, Kur'an gibi, dağların bile
taşımaktan kaçındığı, çok ağır
bir emaneti yüklenmişiz. Buhari'nin, Malik'in v.b., Peygambere
ait olduğu iddiasındaki sözlerden oluşan kitaplarını
yüklenmek zor değil, bilakis çok kolaydır.
Bununla beraber, Kur'an'dan başka hiçbir hadis, siyer
bilgisi ve ilgili kaynağı kabul etmeyen anlayışı
da doğru bulmayız. Bunun açmazlarını başka yazılarımızda
açıklamış bulunuyoruz. Gerek siyer gerekse hadis
kitaplarından, ilkeli olarak istifade etmenin sakıncası
değil bilakis gereği vardır.
Şu
halde rivayet tenkidi, bir haberin Hz. Peygambere aidiyyetini sorgulama
işidir. Ne yazık ki, İlahiyat prof.larının
"Yani şimdi bu Peygamber 23 senede hiç mi söz söylemedi?"
dediği bir Türkiye'de yaşıyoruz. Bu insanlar, hadis
tenkidi yapmaktan hiçbir şey anlamamış olduklarını
böylece ele veriyorlar. Bir müslümanın Peygamber'i eleştirmeyeceğini
kavrayamayan bu insanlar neyi anlayabilirler ki ?! İnsanlar
hurafelere, uydurma haberlere, düzmece rivayetlere boğulmuş
durumdadırlar. İnsanları bu hurafelere değil,
Kur'an'a davet etmek her mü'minin görevidir. Allah'ın, koruma altına
aldığı Kur'an bu dinin aslıdır. Rasulullah'ın
sünneti ise Kur'an'ın pratiğidir. O'nun sünnetinin taşıyıcısı
durumundaki rivayetler ise doğru kıstaslarla süzgeçten geçirilip
kullanılma durumundadır. YARARLANILAN
KAYNAKLAR 1-
el-Hatip Bağdadi. Kitab el-Kifaye fi İlmir Rivaye. 2-
Suyutî. Tedribür Ravi. 3-
Dr.M.Fuad Sezgin, Buhari'nin Kaynakları. 4-
Mevlana Şibli, asr-ı Saadet.
1. Cilt 5-
Ahmet Naim,Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi. Mukaddime. 6-
M.M.el'Azemi, llk Devir Hadis Edebiyatı, İz yay. 1993. 7-
Mahmut Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması. 8-
Prof.Dr.Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları. 9-
Prof.Dr.Sabri Hizmetli, Islam Tarihçiliği Üzerine. 10-
Dr.Subhi Salih, Hadis ilimleri ve Istılahları. . |
|||
| Başa Dön |
|
|
|
© Sorumlusu Kuranislami.com