|
Bilinen genel ve klasik tanıma göre sünnet: Peygamber (sav)'in söz, fiil
ve takrirlerinin bütününü ifade eden terimdir. Sözcük olarak da:
Alışılmış yol, tutulan yol, izlenen örnek, adet gibi anlamlara
gelmektedir.
Bu genel çerçevenin içinde Peygamberin Kur'an'ı pratize etme şekline
'sünnet', söyledikleri sözlere de 'hadis' diye tanımlama yapabiliriz.
Yukarıdaki tanımların geçerli ve doğru olduğunu kabullenirsek, o zaman
sünneti de hadisi de yok saymak, inkar veya reddetmek demek Peygamberi
devre dışı bırakmak demektir. Ki bu da dinin bir kısmını yok saymayla eş
değer bir cürümdür. Zira, Peygamberin fonksiyonel gerçekliği Kuranla
sabittir. Kur'an varsa Peygamber de vardır;Peygamber varsa yaptıkları ve
söyledikleri de vardır. Bu bir hakikattir.
Sünnet ve hadis konusu 1400 yıldır Müslümanlarca üzerinde en çok
tartışılan ve konuşulan bir konudur. Ne yazık ki yapılan bütün
çalışmalar, konunun açıklığa çıkmasına bir katkı sağlamamış, daha da
tartışılır hale getirmiştir. Herkes kendi yanındakini doğru,
diğerlerininkini yanlış ve islam dışı olarak nitelemektedir. Aslında bu
fazla yadırganacak bir şey de değildir.
Çünkü kaynak olarak sıralamada birinci, fakat başvuruda sıralamaya bile
alınmayan Kur'an, doğru anlaşılmadıkça ve sıralamada olduğu gibi kaynak
alınmada da birinci sıraya konulmadıkça doğru bir sonuç elde etmek
mümkün olamaz. Ne zaman ki Kur'an ölçü olarak alınır; doğru ve yanlış
ona göre belirlenmeye başlanırsa, ancak o zaman sünnet ve hadis de
gerçek anlamını bulur ve dindeki gerçek işlevine kavuşur.
Sünnet ve hadis, İslam'ın ilk yıllarında, daha doğrusu Peygamber hayatta
iken, kavram olarak tanımları yapılmış ve kayda geçirilmiş şeyler
değildi. Kur'an'dan sonra İslam'a referans olarak alınan sünnet ve
hadisin kavram olarak tanımlarına, dileyen dilediğince anlam vermiş ve
verdiği anlama göre de bir inanç şekli ortaya koymuştur. Sözlük
tanımları üzerinde hemen hemen aynı şeyler söylenirken; kavramsal
tanımlarda aynı birliktelik sağlanamamıştır.
Günümüzde ise yeniden Kur'an'a dönüş hareketi ile beraber, zaman içinde
İslami anlamları ya 'tamamen kaybolmuş' veya 'kısmen İslami olan'
inançlar, Kur'an'a göre sorgulanmaya başlanmış; Kur'an'a uygunluk esası
çerçevesinde her şey gerçek anlamına göre anlaşılmaya ve
değerlendirilmeye başlanmıştır.
Tarihi süreç içinde, Müslümanlar belki de ilk kez ve bu oranda ciddi bir
şekilde Kur'an'a dönüşü yaşamaya başladılar denilebilir. Ölçü Kur'an
alınınca, İslam adına İslam'a sokulan ne kadar bid'at ve hurafe varsa,
onların İslami olmadıkları anlaşılmaya başlanmış ve Müslümanlar Kur'an'm
öngördüğü bir bakış açısına kavuşmuşlardır.
İsminden başka İslam'la hiçbir ilgisi olmayan, 'sözde İslami olan'
anlayış ve düşünce sahipleri Mekkeli Müşriklerin benzeri bir tutumla,
yeniden Kur'an'a dönen Müslümanları suçlamakta ve 'İslam adına' gerçek
İslam'a ve taraftarlarına çok çirkin iftiralarda bulunmaktadırlar.
Öyle anlaşılıyor ki, Sünnet ve Hadis konusu doğru anlaşılmadıkça, İslami
anlayışın Kur'an'la bütünleşmesi mümkün olamayacaktır. Ve 'Kur'an
İslamı' ile 'sünnet ve hadis adına uydurulmuş İslam' olmak üzere,
birbirinden farklı iki ayrı İslam varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Sünnet ve hadisi Kur'an açısından tanımlayıp gerçek anlamlarına göre
değerlendirmeden "sahih bir inanca" sahip olmak mümkün değildir.Yapılan
bu değerlendirmeden ve tespitlerden sonra sünnet ve hadisi Kur'an'i
açıdan tanımlamaya çalışalım:
Sünnet:
Sünnet, Peygamber(sav)'in insan olma sıfatıyla şahsına ait yaptıkları
şeyler değil; peygamber olarak, Allah'ın hükümlerini, yani Kur'an'ı
pratize etmesi ile din adına yaptığı, uyguladığı ve yaşanarak bize
ulaşan hal ve hareketlerdir. Peygamberin kişisel olarak yaptığı şeyler
bu tanımın kapsamı dışındadır.
Peygamber, Allah'ın hükümlerini pratiğe geçirmede bizim için örneklik
teşkil etmektedir. Ve Peygamber, 'elçi Muhammed' olarak yaptıkları ile
bizim için bağlayıcıdır, 'insan Muhammed' olarak yaptıklarını yapmak
gibi bir sorumluluğumuz yoktur. Sünneti Kur'an'ın pratize edilmesi
olarak görüyor ve bu pratiğin de yaşanarak bize ulaştığını kabul
ediyoruz. Bu anlamı ile hadis de sünnetin kapsamı dışındadır.
Sünnetin tanımını şimdiye kadar yapılan tanımlardan ayırıyor ve İslami
anlayışımıza uygun olarak sünnete: 'Peygamberin Kur'an hükümleri ve bu
hükümler çerçevesinde dine dair kuralların uygulanış biçimidir' diyoruz.
Yani, hükmü Allah'a ait olup ta uygulaması da Peygamberce yapılan
davranışa sünnet diyoruz. Namazın rekat sayısı ve kılınma biçiminde
olduğu gibi.
Bu yönü ile Peygamber ve sünneti bizim için bağlayıcı olup, onsuz İslamı
yaşamamız mümkün değildir. Ayrıca Peygamberin kendi yorumu ile hayata
geçirdiği ve yaşanarak sürdürülen eylemleri de sünnet kapsamındadır. Bu
eylemler söz ile(hadisle) bize intikal etmiş de olsa pratiğe geçirildiği
için sünnet sayılmaktadır. Bu tanımın dışında kalan eylem ve sözleri
sünnetin kapsamı içinde görmüyoruz.
Hadis:
Hadis: Pratiği olmayan ve yaşama geçirilmemiş, rivayet olarak bize
intikal etmiş "Peygamber(sav)'in söylediği söylenen sözlerdir." Söz
(hadis), sünnet gibi değildir. Zira söz, bir konu ile ilgili bir kez
söylenmiştir. Sünnet ise sürekli ve defalarca tekrar edilerek(yaşanarak)
bize kesin bir bilgi(mütevatir) olarak ulaşmış ve sabitleşmiştir.
Söylenen sözü dinleyen veya duyan, onu bir başkasına aktarırken sözün
orijinalini değil, sözden ne anlamışsa, aklında ne kalmışsa, onu
aktarır. Çünkü, insanın yaradılışı gereği bir şeyi olduğu gibi
(tamamıyla) aklına yerleştirmesi ve bir başkasına da orijinal biçimi ile
aktarması mümkün değildir. Kişi, ancak kendisine söylenenden veya
duyduğundan ne anlamışsa onu aktarır.
Onun için "hadisleri, Peygamberin sözleri olarak değil, peygamberin
söylediği söylenen sözler" olarak tanımlamak gerekmektedir.
Bu konumu ile hadislere, içinde Peygamberin sözleri olabilir ihtimali
ile bakmaktayız. Zira, Kur'an'dan sonra İslam'ın ikinci derecede kaynağı
kabul edilen "Kütüb-i Sitte" diye anılan hadis kitaplarına baktığımızda
bu kitapların ortalama hicri 200. yılda yazıldığını ve derlendiğini
görmekteyiz. Ayrıca bu kitaplardaki sekiz bin - on bin civarındaki
hadisin yüz binlerce (yedi yüz bin - sekiz yüz bin) hadisin içinden
seçildiği eser sahiplerince ifade edilmektedir. Şimdi peygamberden
yaklaşık iki yüz yıl sonra ve bir milyona yakın hadis içinden sekiz bin
-on bin hadisin seçilmiş olması bu konudaki haklılığımızı
pekiştirmektedir. Öyle ya, bir milyona yakın uydurulmuş hadisin içinden
doğru olabilir diyerek tekrarları da saymazsak dört bin, beş bin
civarında hadis seçilerek kayda geçirilmiştir. Bu oran bile hadisler
konusunda nasıl bir çıkmazla karşı karşıya bulunduğumuzu açıkça ortaya
koymaktadır.
İşin diğer bir boyutu da, sahih diye kitaplarda yer etmiş hadislere
baktığımızda bir çoğunun Kur'an'a açıkça ters olduğu görülmektedir.
Peygamberin Kur'an'a ters bir şey söylemesinin mümkün olmadığı gerçeği
göz önünde bulundurulursa, bu kitaplarda yer etmiş bir çok hadisin de
uydurma oldukları rahatlıkla söylenilebilir.
Hadisleri değerlendirirken şu gerçeği göz önünde bulundurmada yarar var.
Hadisleri 'gerçeğe yakınlığına' göre üç bölüme ayırmak gerekir:
1- Sahabenin kendisinin de Peygamberle birlikte yaptıkları şeylere ait
rivayetler.
2- Yapıldığına tanık olunan bir hareketin rivayet edilmesi.
3- Herhangi bir şey ile ilgili Peygamberden duyulan veya duyanlardan
aktarılan sözler.
Bir kimse, yaptığı bir hareketi bir başkasına aktarırken daha az
yanılır. Bu gerçekten yola çıkarak diyoruz ki-Peygamberle birlikte
yaptığı bir işi başkasına aktarmada daha az yanılma olduğundan, bir
hareketi anlatan hadis, sadece duyduğunu aktaran hadis gibi değildir.
Keza, insan gördüğü bir şeyi de, duyduğu şeyden daha az yanılma payı ile
ifade eder. O bakımdan hadis, yapılan veya görülen bir işi aktarıyorsa,
bu hadis, sadece duyulan bir sözün rivayeti olan hadisten doğruluğu
açısından daha güçlüdür.
Şu da bir gerçektir ki hiçbir hadisin Peygamber(sav)'e ait olduğu
konusunda kesinlik yoktur. Bütün sözler rivayete dayanmaktadır. Rivayete
dayanan bir şeyde de zann(sanı) vardır. Bu bakımdan gerek sünnet ve
gerek hadis inançta (itikad'da) esas alınmaz. Amelde ise yukarıda
tanımlanan biçimiyle sünnet bağlayıcı özelliğe sahiptir. Hadis ise,
yöntem olarak herhangi bir konuda bilgi olarak değerlendirme amacıyla
kendisine gidilmesi gereken bir kaynaktır.
Zira iman etmek, kuşkusuz olmayı; yüzde yüz emin olmayı gerektirir. Bu
eminlik özelliğine ise yalnızca Kur'an sahiptir. Çünkü, Kur'an Allah
tarafından korunmuştur. Hadis ise, ne Kur'an gibi korunmuş, ne de
Peygamberimiz zamanında kayda geçirilmiştir. Peygamberimizin vahiyle
karıştırılabilir endişesi ile kendisine ait sözleri yasaklaması bilinen
bir gerçektir.
Kur'an'ın pratize edilişi olarak tanımladığımız Sünnet ise, Kur'an gibi
olmasa da yaşanarak bize kadar ulaşmıştır. En azından sünnete konu olan
yapılan işin hükmü Kur'an'da olduğundan dolayı doğruluğu sabittir. Ancak
zamanla bazı değişikliklere uğramış olabilir. Yine de hükmü Kur'an'da
olduğundan Müslümanları bağlayıcı özelliğe sahiptir.
Şu gerçek çok iyi kavranmalıdır: Eğer, Hadis İslam’ın olmazsa olmaz
şartı olsaydı tıpkı Kur'an gibi koruma altına alınırdı. Oysa mevcut
kaynaklara göre hadis yüz, yüz elli yıl sonra derlenmeye ve yazılı
metinlere geçmeye başlanmıştır.
Bu işi yapanların ifadelerine göre bize sunulan hadisler yüz binlerce
hadisin içinden seçilmiştir. O bakımdan hiçbir hadis'e kesinlikle
Peygamberin sözüdür denilemez. Ancak Peygamberin sözü olma ihtimali
vardır denilebilir, ihtimaller de inanca esas teşkil etmeyeceğine göre
hadislere ancak yararlanma amacıyla gidilmelidir.
Bu anlayış, sünneti ve hadisi dışlayıcı bir anlayış değil; tam aksine
onlara gerçek anlamlarını, işlevlerini kazandıran bir anlayıştır. Değil
sünnet ve hadisi dışlamak, Müslüman, Kur'an'ca belirlenen alanların
dışında kalan konularda birşey yaparken bu işin daha önce nasıl
yapıldığının bilgisine ulaşmayı gerekli görmelidir. Ve öncelikle
Peygamberin, ashabının, kendisinden önce yaşamış İslam alimlerinin
yaptıklarına ve düşüncelerine bakar; onlardan da yararlanarak karar
verir. Değil Peygamber(sav) ve sahabesi, en sıradan birisinin bile ne
düşündüğünden, nasıl yaptığından yararlanmak Müslüman için kaçınılmaz
bir zorunluluktur. Burada dikkat edilmesi gereken şey bu yararlanmada
Kur’an'ın ölçü alınmasıdır.
Doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü, yapılması ve kaçınılması
gerekenleri belirlerken geçmişin bilgisine ihtiyaç vardır. O bakımdan
Peygamberin elçilik ve insani boyutundan da, hadisten de, ashabının
söyledikleri ve yaptıklarından da, İslam alimlerinden de
yararlanılmalıdır. Ancak, Kur'an'a uyanlar alınmalı: Kur'an'a rağmenlik
taşıyanlar veya uymayanlar atılmalıdır.
Tarihle tespit edilerek bize ulaşan peygamberin tercihleri, tavırları ve
kararları; düşünce ve davranışlarımızı kaynak ve referans olarak şekil
verir. Söz gelişi, müşriklerle bir sözleşme yapacaksak ve bunun da daha
önce peygamberce bir uygulaması varsa; Peygamberce yapılmış bu uygulama
bizim için örneklik teşkil eder. Bu boyutu ile peygamberin Kur'an'ın
kapsamı dışındaki uygulamaları da mü'minleri bağlayıcı bir esastır.
|