|
Ahiret hakkındaki bilgilerimizin kaynağı nedir? Ahiret inancımızı kim/
kimler belirlemektedir? Bu düşünce ve anlayışların kaynağını veya
doğruluğunu araştırdık mı? Veya bu konuyu düşündük mü hiç? "Büyüklerimiz
halletmiştir" mi diyoruz? Onların "halletmesi" ve bizim ona uymamız bizi
sorumluluktan kurtaracak mıdır?
Bu soruları sorup, cevaplarını araştırmamız, en azından kendi yerimizi
tesbit etmek açısından önemidir. Doğru veya yanlış ondan sonrasını belli
ilkeler üzerine oturtarak götürmek daha tutarlı olacaktır. Tabii ideal
ve doğru olanı, kişinin bu sorulardan sonra inancını ve yaşayışını
Kur'ân'a göre yönlendirmesidir.
Kabir Azabı Meselesi
Kabir azabı, veya kabir hayatı herşeyden önce gaybi bir konudur. Gerçek
anlamda böyle birşeyin olup olmadığını ancak Rabbımız bilir. Allah-u
Tealâ Kur'ân'da sık sık müslümanları gaybe iman edenler olarak tanımlar.
Bu hiçbir zaman, müslümanlar gelecekte veya ahirette olacağı iddia
edilen her habere inanırlar anlamına alınmamalıdır.
Kur'ân'ı incelediğimiz zaman, gaybe imandan kasdın, Kur'ân'ın bizden
inanmamızı istediği gayb haberleridir. Başka bir deyişle inanmamız
gereken gayb; Kur'ân'da anlatılan gayb'tır.
Bu nedenle kabir azabı konusuna da bu açıdan bakmak gerekir. Çünkü bu
konu; söylenen sözler dışında müşahade edilmiş değildir.
Sadece kabir azabı olduğunu söyleyen sözler vardır. Bunların, bir
kısmı hemen hemen müslümanlarla ilgili her konuda olduğu gibi
Peygamber'e ait olduğu iddia edilen sözlerdir. Yine her zaman
yapıldığı gibi Kur'ân'dan destek aranmış, kendilerince bu destekler
bulunmuştur da.
Biz önce kabir azabından ne kastedildiğini anlatmaya çalışalım:
İnsanlar ölür ölmez kabir diye bir çukura konuyorlar. Hemen sonra
munker-nekir melekleri geliyor, soru sormaya başlıyor: Rabbın kim? Dinin
ne? Peygamberin kim? gibi sorular... Müslümanlar bu sorulara: Rabbım
Allah, dinim İslam, Peygamberim Hz. Muhammed diye cevap veriyor.
Kafirler ise.- Hah, hah anlamadım diyorlar. (Fıkhul Ekber, Aliyyul Kari
Şerhi).
"Kabir, mü'minler için cennet bahçelerinden bir bahçe, kafirler için ise
cehennem çukurlarından bir çukurdur."
Kabirde kime soru sorulacağı konusu da tartışılagelmiştir. Bu
konuda Hanefiler arasında bile ittifak yoktur. Bir kısmı, müslümanların
çocuklarının da sorguya çekileceğini söylerken bir kısmı, Peygamberler,
çocuklar ve şehitlerin sorgudan muaf tutulacağını söylemişlerdir.
"Kılıçlarının parıltısı onlar için şahid olarak yeter" hadisinin bu
sözlerinin delili olduğunu iddia etmişlerdir. (Kitabın mütercimi
Y.V.Yavuz bu hadisin kaynağını bulamadım diyor.)
Müslüman çocukların kabirde sorgulanmasına rağmen cennete gireceği,
kafir çocuklarının ise durumunun daha karışık
ve müslüman çocuklarından farklı olarak "cennet ehline hizmetçi
olacaklarına hükmedilmiştir." denilmektedir.
Kabirlerde azabın nasıl olacağı da tartışılmaktadır. Cesede mi
yapılacaktır. Ruha mı yapılacaktır, yoksa hem ruha hem de cana mı
yapılacaktır? Bu durumda kabirde ruhların cesede dönmesi konusu gündeme
gelmektedir. Tabii ki bu da tartışılmıştır. Kabirde ruhlar cesedin
tümüne mi, yahut bir kısmına mı, topluca yahut ayrı ayrı olarak mı iade
edilecektir? Kabirde soru sorulma işi ruhların bedene iade olunmasından
sonra olduğu iddia edilmiştir. (Bizimruh konusundaki anlayışımız daha
farklı. Üstelik bu yazı içerisinde tartışma imkanımız da yok. Ayrı bir
yazı konusudur.)
Ehli sünnet azabın hem bedene hem ruha olduğu, bunun da ruhların
bedene dönmesiyle olacağı inancındadırlar.
Kabir azabı konusu Ehli sünnete göre iman edilmesi vacip olan
konulardan biridir, ilmihal kitaplarında olsun, akaid kitaplarında olsun
konu hep bu şekilde ortaya konmuştur.
"Ahirete ait bazı ahvali bilip bunlara iman etmek vaciptir, inanılması
icap eden hallerden bir kısmı şunlardır: 1) Cennet-cehennem haktır, ve
el'an yaratılmış varlıklardır. 2) Kabirde kafirlerin ve bazı günahkar
müslümanların azab çekmesi, salih mü'minlerin nimete ve rahata kavuşması
haktır." (İslam Fıkhı ve Hukuku. A. Fikri Yavuz)
"Deriz ki vuku bulması aklen mümkün olan birşey hakkında nas varid
olunca onu kabul etmek ve ona inanmak gereklidir. Bunlardan birisi de
ölümden sonraki (Münker ve Nekir meleklerinin kabirde soru soracakları)
kabir azabıdır. Bunlar ehli sünnete göre haktır. Vuku bulacaktır.
Mu'tezile ise muhalefet etmiştir.
Kabirde sual ve azab ruhun cesede iade edilmesiyle mümkündür. Gazali
dahil ehli sünnet alimleri bu görüştedir." (Maturidiye Akaid, N.Es
Sabuni, İslam Dini İlmihali, Prof. M.Aydın)
Konu bir kısım Ehli Sünnet uleması tarafından çok ilginç boyutlara
kadar vardırılmıştır.
Örneğin, Konevî: "Ölü asi ise kabir azabı vardır. Ancak Cuma günü ve
Cuma gecesi azab ondan kaldırılır ve bir daha kıyamete kadar azab
iade edilmez. Eğer bir mü'min Cuma gecesi öldüğü takdirde eğer asi ise
bir an kabir azabı ve kabir sıkıştırması olur. Sonra kıyamete kadar bir
daha azab edilmez." (Fıkhul-Ekber Aliyyul Kari Şerhi)
Kabirde bir hayatın, dolayısıyla azab ve mükafatın bulunduğunu iddia
edenlerin görüşlerini aktardıktan sonra bu görüşlerine kaynak
gösterdikleri hadis ve ayetlere geçelim...
Kabir Azapçılarının Delilleri
A) Hadisler:
1- Peygamberimiz mezarlıktan geçerken:
"Kardeşiniz için Allah'tan mağfiret dileyiniz. Çünkü o şu anda sorguya
çekilmektedir" demiştir. (Sünen-i Ebu Davut)
2- "İdrardan sakınınız, zira kabir azabının
çoğu ondandır." (Camiussağir)
3- "Şüphesiz kabrin sıkıştırılması vardır.
Kabrin sıkıştırılmasından kimse kurtulamaz. Kurtulacak olsaydı,
ölümünden dolayı arşın titrediği Said b. Muaz kurtulurdu."
(Fıkhul-Ekber Aliyyul Kari Şerhi, Kaynağı bulunamamıştır.)
4- Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe
yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizi)
5- Şüphesiz kabir ahiret konaklarının ilkidir.
Eğer ölü bu konaktan kurtulursa ondan sonrası daha kolaydır. Ondan
kurtulamazsa sonrası daha zordur. (A.i. Hanbelin Müsnedi)
6- Hz. Peygamber Hz. Aişe'ye sordu: "Kabirde
halin nedir." Kendisi cevap verdi: Ya Hümeyra şüphesiz kabrin mü'mini
sıkıştırması, ananın çocuğunun ayağını sıkması gibidir. Münker-Nekir
meleklerinin soru sorması da; göz kamaştığı zaman ona sürme çekmek
gibidir." (Fıkhu-l Ekber, Aliyyul Kari Şerhi, Kaynağı
bulunamamıştır.)
7- Hz. Peygamber, Hz. Ömer'e: "Kabirde halin nicedir?" demiş. Hz.Ömer
de- "Aklım başımda mı olacak ?’ demiş. Resulullah ‘Evet’ demiş. Hz. Ömer
de ‘O taktirde hiç aldırmam’ cevabını vermiş (Fıkhul Ekber, Aliyyul Kari
Şerhi, Kaynağı bulunamamıştır.)
B) Ayetler:
1- O sabah akşam ateşe sunulur. Kıyamet koptuğu
gün de "Fir'avn ailesini azabın en çetinine sokun denilir."
(40/46)
2- Hatalarından dolayı boğuldular. Ateşe
sokuldular. Kendilerine Allah'tan başka yardımcılar da bulamadılar."
(71/25}
3- "Allah inananları dünya hayatında da
ahirette de sağlam sözle tesbit eder. Allah zalimleri de saptırır. Ve
Allah dilediğini yapar. "(14 727)
4- "Ona cennete gir denilince ne olurdu dedi
kavmim bilseydi. Rabbımın bana bağışladığını ve beni ağırlananlardan
kıldığını. " (36/27)
5- "Sonra onu öldürdü kabre koydu."
(80/2 1 )
6- "Belki dönerler diye, mutlaka onlara o büyük
azabtan ayrı olarak yakın azabı da taddıracağız. " (32/ 21)
(Ayrıca Bakınız: 3/169, 20/124, 6/98, 9/84)
İddia ve Delillerin Değerlendirilmesi:
l- Genel Değerlendirme:
1) Şu ana kadarki yazdıklarımızdan da anlaşıldığı gibi kabirde bir hayat
olduğunu savunanlar; konunun nasıllığı ve niceliği konusunda bir fikir
birliğine sahip değillerdir.
2) Kendi iddiaları arasında çelişkiler vardır.
3) Hatta bu iddiaların bir çoğu dinin genel ilkeleriyle de
çelişmektedir.
a. Azabın hem ruhlara hem cesetlere olacağı ve kabirde ruhların
cesetlere döneceği iddiası bunlardan biridir. Ruhların cesetlere
dönmesi demek ölünün dirilmesi demektir. Kur'ân-ı Kerim, dirilmenin
kıyametten sonra olacağını açıkça ifade etmiştir.
b. Kafir çocuklarının cennet ehline hizmetçi kabul edilmesi de bu
çelişkilerden biridir. Kafir çocuklarıyla, mü'min çocuklarının
sorumluluk açısından ne gibi farkları vardır. Kafir bir anne babadan
olmak çocukların cezalandırılması veya ikinci sınıf bir statüye tabi
kılınmasını haklı kılar mı?
c. Yine kabirde sorgulanma hadisesi de bizce Kur'ân'la çelişmekledir,
Çünkü hesapların kıyametten sonra sorulacağı konusunda çok sayıda ayet
vardır. Ahirete hesap günü denmesi de bundandır.
Azabın nasıl olacağı , ruhların cesetlere nasıl ve ne kadar iade
edileceği konusundaki tartışmaları okuyunca, bunların üstüne, ünlü
ulemaların konuyla ilgili olarak Cuma ile ilgili iddiaları da eklenince
bu insanların mantıklarını daha iyi kavrayabiliyoruz.
Bu mantığın ne tür hadislerin arkasına sığındığını, Kur'ân ayetlerini,
siyak-sibaka ters olarak nasıl kullandıklarını anlayabiliyoruz.
Zaten önemli olan da bu zihniyetin mantığını
kavramaktır. Kafir çocuklarını hizmetçi, mü'min çocuklarını efendi kılan
zihniyetin ne kadar Resulullah'ın yolundan gittiğini, ne kadar Kur'ân'ı
anladığını daha net görebiliyoruz.
Bu zihniyetin mantığını keşfettikten sonra ayetlere ve hadislere
yaklaşım biçimlerini kavrayabiliyoruz. Bu mantık Kur'ân'a göre
yönlendirilmiş, Kur'ân'a teslim olmuş, Kur'ân'ın şekillendirdiği bir
mantık değildir.
2) Hadislerin Değerlendirilmesi:
Bu sözlerin ne kadarı Resulullah'a aittir bilemiyoruz. Belki bir çoğu
uydurmadır, belki bir kısmının başından çıkarılmış sonuna eklenmiştir
veya tersi olmuştur, bilemiyoruz.
Daha önceki yazılarımızı takibedenler bilir,
biz Resulullah'ın kendisine Kur'ân'da bildirilenler hariç gaybı
bilmediği inancındayız.
Bu nedenle Resulullah'a atfedilen bu sözlerin ona ait olmadığı kanaatini
taşıyoruz.
Hadislerin içeriğini azıcık irdeleyenler, aşırı abartıları hemen
farkedeceklerdir.
Örneğin "idrar" hadisi... yani Kabir azabının çoğunun idrardan olduğu
iddiası. Akıl sahipleri konunun, dinin özünü oluşturan Tevhid-Şirk
mücadelesinden nasıl uzaklaştırıldığını, dinin asıl amacından nasıl
kaydırıldığını göreceklerdir. Oysa ceza ve mükafatı belirleyen asıl öğe
tevhid ve şirktir.
3) Ayetlerin Değerlendirilmesi:
Daha önce de dediğimiz gibi hangi mantığın bu ayetleri iddialarına delil
olarak getirdiğini bilmek çok önemlidir.
Ayetleri siyak-sibak içerisinde, konu ve
Kur'ân bütünlüğüne göre değerlendirmemek verilmek istenen mesajı
amacından saptırır.
Üstelik Kur'ân'ın kendine özgü üslubunu yok saymak, Kur'ân'ın
mesajını muhatabına anlatmakta kullandığı ifade biçimlerini ve
teknikleri görmezlikten gelmek veya bundan habersiz olarak konuya
yaklaşmak tehlikenin boyutlarını göstermek için yeterlidir.
Biz, kabir azabına veya kabirde bir hayat
olduğuna dair delil olarak ileri sürülen ayetlerin konuyla ilgisi
olmadığı kanaatindeyiz.
Kur'an'dan bilgisi olan insanlar bunu hemen farkedeceklerdir. Az sonra
örneklerini vereceğimiz gibi dolaylı olarak ilgi kurulmaya çalışmanın
faydasız bir zorlama olduğuna inanıyoruz
.
Örneğin; aşağıdaki ayetler bunun ilginç örnekleridir:
Nuh Suresinin 25. ayetinde geçen "fe-udhilu" kelimesindeki
"fa"nın takibiyye olduğu bu nedenle "boğulur boğulmaz ateşe
sokulmuşlardır" anlamını verdiği, bu da gösteriyor ki kıyametten
evvel Nuh'un kavmi ateşe sokulmuşlardır denilmektedir.
Oysa sûre bir bütün olarak ele alındığında, iddia edildiği gibi
kıyametten önceki bir ateşe sokulmayı değil, onların boğulmaları ile
kıyametten sonraki ateşe sokulmaları arasında bir hayatın olmadığını
anlatır.
Boğulan insanlar için ateşe atılmak o kadar
yakın ki... Arada herhangi bir zaman dilimi de yok.
Boğuldular ve hemen cehennem ateşine girecekler. Dirilme ile ilgili
ayetlere baktığımızda ne kadar uyum içerisinde olduğunu görürüz.
Burada bir de muhataplara bir mesaj vardır. Ateş.. İşte bu kadar
hakikattir. Ve mutlaka gelecektir. Ölen için hayat kıyamete kadar
bitmiştir. Ölen için kıyamet hemen kopacaktır. Ve tabii hemen ateşe
gireceklerdir.
İbrahim Suresinin 27. ayetinde geçen "ahiret" kelimesinden muradın kabir
hayatı olduğu iddiası ise laf olsun diye söylenen bir sözden öte bir
anlam taşımamaktadır. Çünkü herhangi bir mesnedi olmadığı gibi Kur'ân
gerçeğine de terstir. Çünkü Kur'ân'a göre dünya hayatının devamı
ahiret hayatıdır.
Yasin Suresinin 27. ayetinde kabir hayatıyla ilgili herhangi bir ifade
yoktur. Elçilerden birinin temennisisinin 46. ayetidir. Konuya 43.
ayetten itibaren okuyarak girelim.
Mü'min kişi Fir'avn ailesine konuşuyor:
"Sizin beni çağırdığınız şeye kesinlikle ne dünyada ne de ahirette
davet olunmaz. Bizim dönüşümüz Allah 'adır. Müsrifler, işte onlar ateş
halkıdır. Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi
Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kulları görür."
"Allah onu, onların kurdukları tuzaklardan korudu. Ve Fir'avn ailesini
azabın en kötüsü kuşattı. Ateş..Sabah akşam ona arzolunurlar. Kıyamet
çattığı gün Firavn azabın en ağırına sokun.
"Ateşin içinde birbiriyle tartışırlarken zayıf olanlar, müstekbirlere
dediler ki, biz size uymuştuk, şimdi siz şu ateşin küçük bir parçasını
savabilir misiniz? Müstekbirler de dediler ki: Hepimiz onun içindeyiz.
Allah kullar arasında hüküm verdi. (40 / 43 - 48 )
Şimdi ayetler bir bütün olarak ele alındığında, 46. ayet kabir azabına
nasıl delil olarak getirilebilir. Biz ayetleri biraz daha etraflıca
tetkik edelim;
1- 43. Ayette; müsriflerin ateş halkından oldukları anlatılıyor. Burada
müsrif olarak adlandırılanlar Fir'avn ve adamları da dahil olmak üzere
tünraşırı gidenlerdir. Ateş halkından (Ashabunnâr) kasıt ise
cehennem ehlidir. Müsriflerin cehennem, yani ateş halkı olduğu
anlatılıyor. Kur'ân'da "Ashabunnar" deyimi yalnızca cehennemle
ilgili olarak kullanılmaktadır. (2/ 39,81,217,257,275,_3/116, 5/29)
2- 44. Ayette "söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız"
ifadesinin "yakında görecekler", "yakında bilecekler" türünden
benzer ifadeleri de kullanılmaktadır. Bu ifadelerin hepsinin anlattığı
şey ahiretteki hesaplaşmadır. Kafirlerin sonu ise zaten dünyadayken
bellidir. Kur'ân'da bunun birçok örneği var. (Bkz.: Tekasür Sûresi)
3- 45. Ayette "yakında hatırlayacaksınız" ifadesi Kuran’ın
kendine özgü üslubuyla dile getirilmektedir.
"Ona cennete gir denilince keşke dedi, kavmim bilseydi. Rabbınıın
beni bağışladığını ve ağırlananlardan kıldığını. "
Elçinin bunu cennete girerken söylemesi ayetin sağa sola çekilmesine
zaten imkan vermemektedir. Dedik ya.. Mantık çok önemli.. Hangi
mantık bu ayetleri kullanıyor?
Kabir azabçılannın üzerinde düşünmeye değer tek delilleri,-ki buna sıkı
sıkıya sarılıyorlar- Mii'min Surenin cevabını buluyoruz. Evet, Allah onu
korudu ve Fir'avn ailesini kötü azab (suel azab) kuşattı.
Kur'ân'da "suel azab"tan kasıt ta yine cehennem azabıdır. (Bkz:
6/157, 27/5, 39/24,47)
Aslında suel azab'ın cehennem azabı olduğunu anlamak için, hemen-arkadan
gelen ayeti okumak da yeterlidir.
Ayet numaralarını gözönünde bulundurmadan 45 ve 46. ayetleri birlikte
okuduğunuzda Fir'avn ailesini kuşatan kötü azabın ateş olduğu ve
sabah-akşam ona girecekleri (arzolunacakları) anlatılıyor. "Ennar"
(ateş) kelimesi Kur'ân'da hep cehennem veya cehennemdeki ateş anlamında
kullanılmıştır. (Bkz: 2/24, 3/131, 4/56, 7/38-41, 9/35 gibi.)
4- Bazı meal ve tefsirlerde "yuridune" kelimesi; "gösterilir",
"sunulur" şeklinde tercüme edilmiş. Kelimede herne kadar gösterilme,
sunulma anlamı varsa da, bu ve benzeri kullanımların da yaslanmak,
girmek anlamı ön plandadır. Gösterilerek cehenneme girmeleri de
ifade edilmiş olabilir. Şimdi konu ile ilgili ayetleri görelim.
"Yuridune" kelimesinin hangi anlamda kullanıldığına bakalım.
Şûra Sure'si'nin 45. ayetinde ibare aynen, Mü'min 46. ayetteki gibidir:
"Yuridune aleyhe", aşağıda
görüleceği gibi açıkça cehenneme atılmaları anlatılmaktadır.
"Yine onları görürsün; aşağılıktan
başlarını öne eğmiş vaziyette arzolunurlarken, göz ucuyla, gizli gizli
bakarlar, inananlar da işte işte hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü
kendilerini ve ailelerini hüsrana sokanlardır. Bakın, gerçekten zalimler
sürekli bir azab içindedir derler. "
Şimdi benzer ayetlere göz atalım:
Kafirler ateşe arzolunacakları
(girecekleri) gün.- Bu gerçek değil miymiş? 'Rabbımız hakkı için, ‘evet'
derler, öyleyse inkar etmenizden dolayı azabı tadın."
(46/34)
"Kafirler ateşe arzulanacakları (girecekleri) gün: Dünya hayatında
bütün güzel şeylerinizi zayi ettiniz, yere büyüklük taslamanızdan ve
yoldan çıkmanızdan ötürü bugün alçaltıcı bir azab ile
cezalandınlacaksınız." (46/20}
Ayetlerden de açıkça görüldüğü gibi burada
ateşin insanlara, (Mü'min: 46 ile ilgili olarak da Fir'avn ailesine)
gösterilmesinden değil, insanların o ateşin içine girmesinden söz
edilmektedir.
5- Oysa kabirde cehennem ateşinde yanmak diye birşey söz konusu
değildir. Üstelik kabirde azab olduğunu iddia edenlerin de böyle bir
görüşü yoktur. Dolayısıyla buradaki ateşe sunulma kabir azabı ile değil,
kıyametten sonraki cehennem azabı ile ilgilidir.
6- 46. Ayette "sabah-akşam" diye tercüme edilen
"Ğuduvven-aşiyyen" kelimeleri Arapçada bir deyimdir. Ve
sürekliliği, sonsuzluğu anlatır. (Zemahşeri'nin Keşşafında konuyla
ilgili çok malzeme vardır. Hatta bu ayetin nasıl anlaşılması
gerektiğiyle ilgili de ilginç yorumlar da mevcuttur.) Benzer ifadeler
Kur'ân'ın değişik surelerinde kullanılmaktadır. Örneğin Hud
Suresi'nin 107 ve 108. ayetlerinde: Kafirlerin gökler ve yer
durdukça cehennemde, mü'minlerin de gökler ve yer durdukça cennette
kalacaklarından söz edilmektedir. Yani cennette ve cehennemde bizim
bildiğimiz gökler ve dağlar mı vardır ki böyle deniyor, bilemiyoruz.
Üstelik kıyamet günü her şeyin parça parça olacağı anlatılmıyor mu? Oysa
bu ayetlerde insanların nazarında göklerin ve yerin büyüklüğüne,
yüceliğine, sağlamlığına, sonsuzluğuna dikkat çekilerek bir benzetme
yapılıyor. İnsanın cennette ve cehennemde sonsuza değin kalacağı
vurgulanıyor.
Konu bu anlatımla pekiştiriliyor "sabah-akşam"
kelimesi de böyle, azabın sürekliliğini ve sonsuzluğunu anlatıyor,
İşte bu ayette "ğuduvven-aşiyen" kelimelerinin geçmesi de
buradaki azabın kıyametten sonraki cehennem azabı.olduğunu anlatıyor.
Çünkü iddia edilen kabir azabı sürekli değildir. Ayrıca (78/23)
de cehennemde çağlar boyu (yani ebe-diyyen) kalınacağı anlatılıyor.
7- 46. Ayetin devamında "saat çattığı gün, Fir'avn ailesini azabın en
çetinine sokun" cümlesi önceki anlatılanları
pekiştirmek ve destekleme içindir.
Anlatılanların "saat'ten sonra meydana geleceğini vurgulamak
içindir.
Kur'ân'ın bir çok yerinde benzer anlatımlar
vardır.
Biz sadece ahiretle ilgili olanlardan örnekler vereceğiz. .
" Ve her ümmetin âyetlerimizi yalan
sayanlarından bir cemaati toplayacağımız gün, artık onlar bir
arada tutulup (hesap yerine) sevkedilirler.Geldikleri zaman der:
Ayetlerimi anlamadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yaptınız ?
Zulmetmeleri yüzünden o söz başlarına gelmiştir.
Artık konuşmazlar. Görmediler mi biz geceyi
içinde istirahat etmeleri için yarattık. Gündüzü de aydınlık yaptık.
Şüphesiz bunda inanan bir kavim için ayetler vardır. Sur'a üflendiği
gün göklerde ve yerde bulunanlar-hep korku içinde kalır. Meğer
Rabbın dileye. Hepsi boyun bükerek onage/ir/er..."(27/83-90)
"Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennemin odunusunuz. Siz
oraya gireceksiniz. Eğer onlar tanrı olsalardı oraya girmezlerdi. Oysa
hepsi orada ebedi kalacaklardır. Onlar için bir inleme ve soluma vardır.
Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş olanlar işte onlar ondan
uzaklaştırılmışlardır. Onun uğultusunu duymazlar. Ve canlarının çektiği
içinde ebedi kalırlar. O en büyük korku onları asla tasalandırmaz.
Melekler onları; 'size söz verilen gün işte bugündür' diyerek
karşılarlar. O gün göğü kitap gibi düreriz. İlk yaratmaya nasıl
başladıksa onu yine öyle çeviririz, üzerimize söz bunu mutlaka
yapacağız." (21798-104) Ayrıca 237 99-110 ayetlerine bakınız.
Şimdi bu ayetlerde de önce cehennem azabından, cennet
nimetlerinden söz ediyor, daha sonra kıyametin kopmasına geçiliyor.
Şimdi bu ayetleri bir bütünlük içinde,
siyak-sibakına uygun olarak, Kur'ân'ın ilkelerini ve üslubunu göz önünde
bulundurmadan, cennet nimetlerinin ve cehennem azabının kıyametten önce
olduğunu mu söyleyeceğiz?
Ayrıca Kehf Suresi'nin 52-53, ayetlerinde suçluların ateşi görmelerinin
ahirette (kıyametten sonra) olacağı anlatılıyor.
Allah-u Tealâ Kur'ân'ı parça parça edenlere (15/91) lanet ediyor. Aynı
şekilde Rabbımız Kur'ân'ı terkedenlere (25/30) de lanet ediyor. Onları
korkunç azabla korkutuyor. O halde gelin inancımızı ve yaşantımızı
Kur'ân'a göre yönlendirelim.
Kabirde Hayat Olmadığını Gösteren Ayetler
Kur'ân-ı Kerim'deki dirilişle ilgili ayetlere baktığımızda,
kabirlerde herhangi bir hayat izinden bahsedilmiyor.
Kabirde, yıllarca kalan insanların, herhangi bir ceza ve mükafata
çarptırıldıklarının da izine rastlanmıyor. Aksine insanlar şaşkın şaşkın
bakıyorlar. Mükafat ve cezaya hiç de hazırlıklı değiller. Mezarlarda ne
kadar kaldıklarından haberleri yok.
Eğer orada bir acı ve nimet tatsalar onları
hatırlamaları gerekmez mi?
Öldükten hemen sonra dirildiklerini sanıyorlar. Üstelik insanlar ne
durumda olduklarını ancak yeniden dirildikten sonra anlıyorlar.
İnfitar Suresi'nin 4 ve 5. ayetleri çok açık:
"Kabirlerin içi dışına getirildiği zaman, her
can ne öne sürdüğünü ne geri bıraktığını bilir." (82/4-5}
Ayrıca kitaplarını (amel defterlerini) alan insanların
şaşkınlıklarına ne demeli. (69/25)
O zaman insan kaçacak yer arar. (70/10)
Eğer iddia edildiği gibi kabirden kolay geçenin hayatı kolaylaşacak, zor
geçenin hayatı daha da zorlayacak olsaydı, insan niye böyle telaş
etsindi ki?
Zaten sonunu biliyor. Boynunu büker otururdu. Kendisine durum
açıklandıktan sonra, nasıl sonuca teslim olduysa, kabirdeki durumunu
bildiği için de herhangi bir telaşa gerek kalmazdı.
Üstelik, sorgu madem kabirde yapıldı,
herkesin ne olduğu ortaya çıktı, mahşerde yeniden sorgulamanın ne anlamı
kalırdıki?
Biz şahsen, insanların sorgulamalarının ve ebedi hayatın kıyametten
sonra başladığı kanaatindeyiz. Gayb olan bir konuda> daha fazla
tartışmaya girmek istemiyoruz. Biz Rabbımızın, Kur'ân'da bildirdiği
gerek gaybi olsun gerekse görünürdeki bütün anlattıklarına iman
ediyoruz. Çünkü gaybı bilen yalnızca Allah'tır. Şimdi konu ile ilgili
ayetlere geçelim:
"Sura üflendi, işte onlar Bahirlerden
rablerine koşuyorlar. Dediler; Vah bize yattığımız yerden kim
kaldırdı, İşte Rahmanın va'dettiği şey budur. Demek
peygamberler doğru söylemiş." (36/51-52)
"O gün Sur'a üflenir, ve o gün suçluları gömgök süreriz. Kendi
aralarında gizli gizli konuşurlar. 'Sadece on gün kaldınız. Onların
dediklerini biz daha iyi biliyoruz. En akıllıları sadece bir gün
kaldınız' der." (20/ 102-104)
Rabbımız tüm bu ayetlerinde ölülerin diriltilmesinden bahsediyor. Acı
çeken, nimetlenen insanlara, şahsiyetlere, üstelik akıl sahibi kişilere
nasıl ölü denir.
Eğer mezardakiler ölü değil iseler, Allah’ın kıyamet günü dirilteceği
ölüler neyin nesidir.
İster bedene ister ruha, isterse her ikisine
birden olsun, azab ve mutluluk veriliyorsa ve bunlar sorulan sorulara
aklı başında kişiler olarak cevap veriyorlarsa bunlara ölü demek mümkün
değildir. Bunların dirilmeye de ihtiyaçları yoktur.
Çünkü zaten onlar bu durumda canlı değiller midir? Eğer bunlar canlılık
alameti değilse, canlılık alameti nedir?
Sonuç
İnsanların bir şeye var demesi, o şeyi var kılmıyor. Aynı şekilde
var olan bir şeye de insanların yok demesi, o şeyi yok etmiyor. Bu
nedenle Kur'ân'da hakkında herhangi bir bilgi olmayan bir konuda, hem de
gaybî olan bir konudar üstelik insanların bilgi ve tecrübelerinin de
olamıyacağı bir konuda, bu konu vardır ve haktır. Buna inanmak vaciptir,
imanın gereğidir demek İslâmî bir tavır olmadığı gibi bunun mantıkî bir
açıklaması da yoktur. İnsanlann Kur'ân gibi bir ölçeri yoksa, üstelik
düşünmüyorlarsa da, bunlar için inanma' nın da yaşamanın da ölçülecek ve
üzerinde durulacak bir yanı yoktur.
"Kabir hayatı" düşüncesinin arkaplanına baktığımızda, tartışılanları
incelediğimizde bu konunun müslümanların inancına sonradan girdiğine
hükmedebiliriz. Bizi bu şekilde düşünmeye iten konuların başında ruh
beden tartışması yatmaktadır. Çünkü toplumun şu an sahip olduğu ruh
anlayışı da Kur'ânî değildir. Felsefenin müslümanlara zehirli bir
armağanıdır.
Antik Yunan felsefesinin ruh anlayışı özünde fazla bir şey kaybetmeden
"müslümanların" malı olmuştur.
İşte kabir hayatında anlatılan, zaman zaman tartışılan ruh, Antik Yunan
felsefesindeki ruhtur. Bu nedenledir ki kabir hayatı anlayışının bize
felsefenin girdiği veya sonrakityılların bir armağanı(!) olarak
görüyoruz. Bu düşüncemizi pekiştiren daha bir çok şey var. Bu düşünceye
varmamızın kaynağı dediğimiz gibi kabir hayatı ile ilgili iddialardır,
tartışmalardır. Söylenen sözler, konuşulan, tartışılan konular, ne zaman
konuşulduğunun, ne zaman tartışıldığının ipuçlarını da verir.
Konu ile îlgili söylemek istediklerimizi kısaca özetlemek istersek:
1- Kabir hayatı için ileri sürülen görüşler arasında büyük
çelişkiler var. Görüşlerde bir birlik olmadığı gibi, hemen hemen her
konuda ihtilaf mevcut.
2- Kabir hayatının nasıl ve niceliği ile ilgili görüşler Kur'ân
ilkeleriyle çelişmektedir. Islâmın anlam ve içeriğinin yozlaşmasına
ortam hazırlamaktadır.
3- Konunun delili olarak, hadis diye ileri sürülen sözlerle
Kur'ân çelişmektedir. Üstelik ileri sürülen hadislerde kabir hayatı
birbirinden çok farklı şekilde, hatta birbirini tekzip edecek şekilde
anlatılmaktadır.
4- Kabir hayatına delil olarak gösterilen ayetlerin konu ile
herhangi bir ilgisi mevcut değildir. Kur'ân'da; kabir hayatı olduğunu
gösteren bir ayet yoktur.
5- Kur'ân dirilmenin kıyametten sonra, hesabın kıyametten sonra,
ceza ve mükafatın kıyamettensonra olduğunu söylemektedir.
6- Allah, ahirette ölüleri diriltecektir. Ceza çeken, sefa süren,
aklı başında kimseleri değil. Kısacası biz Kur'ân ayetlerinin kabirde
bir hayat olmadığını ortaya koyduğu inancındayız, isteyen inanır,
isteyen inanmaz. Nasıl olsa sur'a üflenip herkes toplandığında gerçek
ortaya çıkacaktır. Bekleyelim, görelim.
|