|
"Tasavvuf, hayatla bağların koptuğu ve çözümsüzlükle yüz yüze kalındığı
anda ortaya çıkar."
Tasavvuf, düşün literatüründe üzerinde önemle durulan tartışmalı ve
müşkil bir alandır. Tasavvuf alanında şimdiye değin çoğunlukla bir
içerik analizi yapılma yoluna gidilmiş ve onun ne kadarı ile İslamın
içinde ne kadarı ile dışında olduğuna karar verilmeye çalışılmıştır.
Büyük bir çoğunluk tarafından tasavvuf için İslamın 'içinden' çıkmış bir
kurum yorumu yapılırken, son zamanlarda tasavvufun itikadî ve kurumsal
açılardan İslamla taban tabana zıt olduğu görüşü, özellikle de düşünen
ve tartışan kesimlerde ağırlık kazanmaya başlamıştır. İslam konusundaki
bilinç arttıkça tasavvufun geleneksel anlamda bilinen itikadî
görüşlerine rağbette azalmaya başlamıştır. Türkiye itibarıyla söyleyecek
olursak, İslam adına çaba gösteren, faal, dinamik ve 'radikal' akımlarda
bugün bilinen anlamıyla tasavvufun yön verici bir etkisinin
olmadığı/kalmadığı görülmektedir. Bu tespit, -bu yazının ortaya koymaya
ve bir nebze de olsa ispatlamaya çalışacağı bir tez için temel
gözlemlerden birisini oluşturmaktadır. Yazımız boyunca bu tespiti açmaya
ve temellendirmeye çalışacağız. Ancak bundan önce tasavvuf konusunda
kendi anlayışımızı özetlememiz, ortaya atacağımız tezin daha rahat
anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Tasavvuf, öz itibariyle, İslam’ın içinde ve bu dini pratize eden
peygamberin söz ve eylemlerinde yer almayan, amelî açıdan ise, İslam’ın
istediği ve emrettiği toplumsallığı şu veya bu biçimde iptal eden bir
ayrı düşünce ve eylem sistematiğidir. İtikadî açıdan, ledünnî, vehbî ve
batınî ilmi 'mümkün' ve 'asıl' gördüğü için, İslam’ın ilim ve 'hikmet'
merkezli itikad inancına ters düşmektedir. Tasavvufî bilginin testi
mümkün değildir; doğruluğu 'kendinden menkul'dür. İslam ise ölçüyü
belirlemiştir: bunlar Kur'an ve onunla uyumlu sünnettir. Tasavvuf,
hayatı küçümser; bu küçümseme, hayattan uzaklaşma ve riyazet ile
sonuçlanır. Tasavvuf, itidal üzre ibadeti 'avamın pratiği olarak niteler
ve gerçek ibadetin 'fena' noktasına ulaşıldığı anda mümkün olabildiğine
inanır. Bu bağlamda İslam ölçülü olmayı emrederken, tasavvuf İfratı
(haddi aşmayı) getirir. Kurumsal açıdan da, tekke-zâviye örnekleri
İslamın mücadeleci-toplumcu yanının İptali anlamını taşır; zühdü
yücelteceğim derken, hayatı önemsememeyi ve terk etmeyi
kurumsallaştırır. Uzlet ve riyazet gibi kurumsallaşmış davranış
biçimleri işte bu hayat dışılığın birer ürünüdür. Bu özellikler,
tasavvufun yapısını özetlemek için yeterlidir. Tasavvufun bir başka
özelliği de 'İnsanın iç dünyası'yla ilgilenmesi ve maddî dünyadan ve onu
anlamanın aracı olan akıldan ziyade manevi dünyaya ve onun açıklayıcısı
olan duygu, kalp ve gönüle önem vermesidir. Bu Önem, aklı hakikate
ulaşmada yetersiz görmenin ötesinde, onu neredeyse 'zararlı' addetme
şeklinde tezahür etmektedir, ve bu bağlamda hakikatin bilgisine ancak
kalp ile ulaşılabileceğine vurguda bulunmaktadır. Bu yönüyle tasavvuf
'akılcı' bir yol-mezhep değil, bilakis 'duygusal' bir yol olmaktadır.
Özet olarak tasavvuf, yukarıda açıkladığımız şeydir. Onu 'hayattan
kopuk' ve 'duygusal' bir yol olarak yukarıda tanımlarken onun şirke
düşmüş bir 'ayrı' din olduğu gerçeğini yadsımıyoruz, ama tezimiz
itibarıyla konunun bir başka yönüne vurguda bulunuyoruz. Bu yazıda
tasavvufu İslamın gayri İslami kategorileri içine yerleştirmektense, ona
fert ve toplum hayatında bir yer tayin etmekle ilgiliyiz. Bu bağlamda
konuya şu soruyu sorarak girmenin doğru olacağına inanıyoruz. Soru
şudur:
Acaba tasavvuf, gerçekte insan-ı kâmil olmanın yolu mudur, yoksa fert ve
toplum hayatında belirli bir evrede ortaya çıkan bir anlayış ve pratik
midir?
Sorunun İlk bölümü de ayrı bir araştırmayı gerektirmekle beraber, asıl
üzerinde durulması gereken konu, tasavvufun 'hangi aşamada' ortaya
çıktığıdır. Bu İse gerek fert gerekse toplum hayatının derinlemesine ve
biraz da tarihsel sürecin dikkate alınarak irdelenmesi ile tespit
edilebilecek bir husustur. Pek çok insan, 'kuru' akıl sahiplerinin
hakikati anlamada yetersiz kaldıklarını ve 'nefsi tatmin olmuş' (nefs-i
mutmainne) İnsanların, 'kalp gözleri açık' kişiler olduklarını İleri
sürmektedirler. Burada bir 'akıl-kalp ikilemi' vardır ve hayatın pek çok
evresinde pek çok yerde birey ve toplumun yüz yüze kaldığı bir soruna
çözüm bulma arayışı karşımıza çıkmaktadır. Akıl "hayat"tır, 'başarı'dır,
'bilim'dîr, kimi yerde zekilik' kimi yerde modernizmdir. Kalp ise 'bir
başka' hayatın adıdır; duygusallıktır', 'bilim dışılıktır; kimi yerde
'aşk', kimi yerde 'hüzün' kimi yerde de 'bilinemezcilik'tir. İkilem
bazen aklın ve kalbin o kadar başka başka şeyler olduğu noktasında
yoğunlaşır ki, varlığın bu İki 'ayrılmaz' mütemimi, 'bağdaşmazlık'
sınırına kadar dayatılırlar. Öyle olur ki aklını çok iyi kullanan biri
şeytani bir zeka sahibi olarak, duygusallığa sahip olan biri de 'âvâre'
ve 'meczup' olarak nitelenir. Bu tür tanımlamalar ikilemin tutarlı bir
çözümleme ile neticelendirilememesinin doğal ve hatalı sonuçlarıdır. Pek
çok başka ikilemlerde olduğu gibi burada da insanlar yanılgıya
düşmektedirler. Kimi insanlar, hakikatin yalnızca akıl ile
bilinebileceğine hükmederken, kimileri de yalnızca kalp ile gerçeğe
ulaşılabileceğine İnanırlar. Bazıları da çıkıp bu iki zıt düşünceyi
uzlaştırmaya ve bir orta yolu bulmaya çalışırlar, insanî düşünsel
faaliyetlerin genel tablosu budur. Bunların dışında da birileri çıkıp bu
üçlemeyi kökünden reddeder ve daha farklı ve özgün bir fikir ortaya atar
ki bu da yeni bir tartışmayı başlatır ve üçlü sorunsallık yine işlemeye
devam eder. Halbuki gerçeklik bu üç yaklaşımın hiçbirinde tümüyle içkin
değildir; bir başka yerdedir. Belki üçlü çözümü tümüyle reddeden Yeni"
bakış açısı gerçekliği yansıtabilir ama onun da kendisini tartışmanın
boyutlarını aşmadan ifade etmesi gerekir. Yani gerçeklik, aklı ve kalbi
ait oldukları yere koymakla elde edilebilir. Ne akıl ne de kalp
gereksizdir ve onların her birinin hayatın 'bütünselliği' İçinde yerleri
vardır. Aklı yerli yerinde kalbi de yerli yerinde kullanmak gerekir.
Tasavvuf için düşünecek olursak, onun sürekli kalp boyutuna önem
verdiğini ve aklı küçümsediğini söyleyebiliriz. Bu bir tercihtir ve
önemli bir yanlışı İfade eder. Felsefe ve bilim için düşünürsek de,
bunların da aklı tercih ettiklerini ve akla hak etmediği bir konum
biçtiklerini söyleyebiliriz. Bu da hatalı bir tercihtir. Bilinmelidir
ki, akıl bir melekedir; fonksiyon icra eder. Akıl bizatihi bir değer
değildir. İslami açıdan söyleyecek olursak, akıl mutlak olarak doğruyu
eğriyi tayin edemez; bunu tayin eden Vahiydir. Akıl vahyi anlama işlevl
görür. Zira aklın 'mahiyetini' kavrayamadığı, fakat 'mevcudiyetini'
anlayabildiği konular vardır: Cennet-cehennem; melekler-Arş; Allah'ın
zâtı-Cebrail'in zâtı gibi... Akıl bunları 'mahiyetleriyle' kavrayamaz
ama bu kavramlara belirli bîr yer bulur ve mevcudiyetlerini ve
fonksiyonlarını anlayabilir. Aklın işletilmesinin bir ürünü olan
'bilim', bazı sorulara cevap aramaz, çünkü bunlara akılla cevap bulmanın
mümkün olmadığını bilir. Bunları felsefenin konuları veya parapsikoloji
veya astrolojinin ilgi alanına giren sorunlar olarak görür. Ne
felsefenin ne de diğerlerinin bu gaybî sorunlara çözüm bulması mümkün
değildir. Çünkü bu soruların cevabını ancak ve ancak mutlak ilim sahibi
olan Allah verebilir ve gönderdiği Kitaplar vasıtasıyla bu cevaplar
verilmiştir. İnsan bu varlıkların gerçekliğini aklıyla anlar ve İman
ederek sorunu çözer. Kalbin ise bu alanda yapabileceği hiçbir şey zaten
yoktur. Ledünni ilim vehbi bilgi diye bir şey olmadığı için, aklın
yapamadığını kalple yapma çabaları boştur. Kur'an vehbî ilim
ayrıcalığını hiç kimseye vermemiştir. Kur'an insanlara ancak
çalıştıkları kadarını yani 'kesbî' ilmi alabileceklerini bildirir.
Hakikatin bilgisi Kur'an'dadır ve 'hikmet' ve ilim İle hakikat
bilinebilir. Çalışmakla kazanılmayacak tek şey peygamberliktir. Onun
dışında hiçbir alan yoktur ki insanoğlu onu, imkanları ölçüsünde ve
Allah'ta izin verdiği zaman elde edemesin. Bu açıdan kalbin özel bir
fonksiyonu yoktur. 'Kalp gözü açık olanlar' diye bir tabirin bu açıdan
bir değeri ve hakikati de yoktur. Tasavvufun "akla güvensizliği" onu bir
başka yanlışa düşürmüş ve bu güvensizlik sonuçta 'aklı iptal etmiştir'.
Tasavvufun duygusallığını aklın iptaline bağlamak işte bu açıdan
isabetli olmaktadır. Duygusallık olarak tanımladığımız kalp ve onun
işlevlerine örnek olarak, ilme dayalı olmayan samimilik, ölçüsüz
coşkunluk (cezbe), ifrat derecesinde zühd, şiirsellik ve aşk edebiyatı
verilebilir. Samimiyet, heyecan, şiir, aşk ve coşku esas itibariyle
insan hayatının zenginlikleri olmakla birlikte tasavvufta bu boyutlar,
olması gerekeni çok aşmıştır. Denge ve ölçülülük bozulduğu için,
aşırılığa kaçılmıştır. Evet insan amacı yönünde samimi bir şekilde
çalışmalıdır, ama ne yaptığını ve neye dayalı olarak, hangi delile
dayanarak yaptığını da bilmelidir. Evet insan ne yapıyorsa ona tat
verecek heyecanı olmalıdır ama "İşin tadını kaçıracak" kadar değil. Evet
insan ibadetini Allah'ı görüyormuşçasına yapmalı ve O'na gönülden
bağlılardan olmalıdır, ama yemekten İçmekten kesilecek kadar değil.
İnsan seviyorsa candan sevmelidir ama Mecnun'un Leyla'yı sevdiği gibi
değil. İnsan dengeli ve ölçülü hareket etmeli ve haddi aşmamalıdır. Her
şeyi yerli yerine koymalı ve bu anlamda 'hikmeti' düşünmeli ve
'hikmetli' davranmalıdır. Bu bağlamda kanaatimizce akıl ile kalb
arasındaki ilişkinin çözümü şöyledir.
İnsan 'iman' edince, 'aşık olmuştur'. Samimi olarak kendini Allah'a
teslim etmiştir. Onun için hayatın bir 'anlamı' vardır ve bu anlamın
gereğini, her işinde Maşukunu gözeterek amel işlemekle yerine getirmeye
çalışır. Kalbi imanla dolmuştur onun ve aklı da mutmain olmuştur. İmanı
temelsiz değildir. Hakikate aklıyla ulaşmıştır ve bir kez mutmain oldu
mu, artık 'ikilem' onun için çözümlenmiş olur. Bu bağlamda iman Önce
akıl, sonra kalp işidir. Akla dayalı olmayan bir imanın 'safdillik',
kalbe yerleşmemiş bir inancın da lakırtıdan öte bir anlamı olamaz. Ama
akıl tatmin olmuşsa ve tatmin olunan şey pratize edilmişse kalp de
mutmain olur ve bütünsellik tamamlanmış olur. işte akıl ve kalbin gerçek
yeri budur.
Akıl ve kalbin yerini böyle belirledikten sonra konumuzun başındaki
soruya artık dönebiliriz. Tasavvuf belki 'kuru akılcılığa' tepki olarak
doğmuş bir 'duygusallık' örneği olarak görülebilir ve 'kalp boyutu'nu
önde tutması da buna bağlanabilir, ama biz tasavvufu bir başka faktörle
daha bağımlı görüyor ve onun çıkışını daha farklı bir temele
oturtuyoruz. Evet tasavvuf 'kalp yolu' olarak nitelenip, insan-ı kâmil
olma sürecinin son mertebelerinin mezhebi şeklinde görülebilir, ama
tasavvufun 'iç dünyaya' önem vermesinin altında daha başka ve önemli
nedenler vardır. Tasavvufun doğuşuna neyin sebep olduğunu ve tasavvufun
nerede başladığını incelemeden önce 4 örnekten bahsetmenin yararlı
olacağına inanmaktayız. Bunların İkisi kişisel bazda, ikisi de toplumsal
bazda ele alacağımız örneklerdir. Burada ilk önce İmam-ı Gazali ve
Abdülkadir Cezairî'yi tahlil edecek, sonra da bunların tecrübeleriyle
uyumlu iki toplumsal deneyimi izah etmeye çalışacağız. İlk toplumsal
deneyim tasavvuf ekolünün artık net olarak kurumsallaştığı hicrî 5-6.
yüzyılların deneyimi olurken, ikincisi de Türkiye'deki 'İslam’ın yeniden
canlanış' sürecinin çok önemli bir dönemecini teşkil eden, 80'li
yılların sonunda belirginleşen 'irfanı' eğilimlerin temsil ettiği
deneyim olacaktır. İki kategoride inceleyeceğimiz bu dört örnek bize
tasavvufun neliği ve yeri konusunda bir fikir verecektir.
Bilindiği gibi İmam Gazalî, Yunan felsefesinin Müslüman kelamcıların
yoğun olarak tartıştığı konular üzerinde derinlemesine ve sistematik bir
araştırma yapıp, önemli ve değerli sonuçlar çıkaran ve bu önemli işi bir
biçimde sonuçlandıran, İslam tarihinin önemli simalarından biridir.
Gazali'nin bilinen İki önemli yönü vardır: İlki felsefeci-kelamcı yönü,
İkincisi de tasavvuf yönü. Gazalî îlkin modernisttir ve kelam
konularıyla ilgilenmektedir. Parlak bir zekası vardır ve o dönemin
bilimi sayılabilecek felsefe ile yoğun olarak ilgilenmekte ve Aristo'nun
ve onun İslam dünyasındaki tilmizleri İbni Sina ve Farabî'nin
görüşlerini tahlil edip eleştirmektedir. Sonunda Makasidü'l-Felasife ve
Tehafütü'l-Felasîfe isimli iki yapıtıyla felsefe hakkındaki görüşlerini
sistemleştirir. Bu kitaplar göstermektedir ki Gazali önce felsefeyi
anlamak istemiş ve bunu orijinal kaynaklarından öğrenmiş, böylece sağlam
bir zemine dayanarak, İslam ile felsefenin mukayesesini yapmıştır. Bu
işi öylesine mâhirane bir şekilde becermiştir ki, kimileri onun
felsefeye ve akla büyük bir darbe indirip İslam dünyasında 'akılcılığın'
önünü kestiğini ileri sürmüştür. Gazali'nîn felsefeyle olan bu yoğun
teşrik-i mesâisi bir müddet sonra kir başka alana yani Tasavvufa
yönelmiştir. Bu yöneliş, kendi deyimiyle 'uçurumun kenarına geldiği'
1095 yılının Temmuz ayında (37 yaşında iken) başlamış ve bu tarihte
Gazali, hem ruhsal hem de fiziksel olarak bir buhran dönemine girmiştir.
Daha sonra da tasavvufa olan meyli artmış nihayet ömrünün son döneminde
evinin yanında bir tekke ve medrese yaptırarak, geri kalan hayatını
burada öğrencileriyle birlikte geçirmiştir. Kendi hayatını anlattığı
EI-Munkızu Mine'd-Dalâl (Dalaletten Hidayete) adlı eserinde de niçin
tasavvufa yöneldiğini, akla niçin güvenilemeyeceğini, sezgisel bilginin
niçin hakikate götüren tek yol olduğunu izah etmeye çalışmıştır.
Kitabının adından da anlaşılacağı gibi Felsefe ile ilgilendiği yılları
'dalalet yılları' olarak nitelemekte ve tasavvufa yöneldiği dönemi de
'hidayet' yılları olarak tanımlamaktadır. Gazalî, görüldüğü gibi 'dış
dünya ile ilgilenmenin faydasını görememiş ve kendi 'iç dünyasına'
çekilmiştir. Burada sorulması gereken soru şudur: Gazalî niçin böyle bir
tercih yapmıştır? Acaba hakikatin yolunun tasavvuf olduğunu mu
anlamıştır. Yoksa bir başka sebep mi vardır?
Aynı soruyu yineleyeceğimiz diğer örnek şahsiyetimiz de Abdülkadir
Cezairî'dir, Abdülkadir, Fransızların 1830'da Cezayir'i fiilen işgal
etmelerinden iki yıl sonra babası Muhyîddin'den direnişin Öncülüğünü
devralmış ve 1846 yılına kadar 14 yıl başarılı bir mücadele vermiştir.
Zeki ve aydın bir kişidir; heyecanlıdır ve şiirde ve söz söylemede
ustadır. Etkin kişiliğiyle halkı peşinden sürüklemesini bilmiştir ve
Cezayirlilerin adını daima hayırla andıkları tarihsel bir şahsiyet
örnekliği sunmuştur. Fakat Abdülkadirin hayatında da bir dönemeç noktası
vardır. 1846 yılında Fransızlara teslim olduktan sonra hayatı birdenbire
değişmiştir. Altı yıl kadar Fas ve Fransa'da tutulmuş, sonra Bursa'ya,
oradan da Şam'a gitmiştir. Ömrünün sonuna kadar da Şam'da yaşamıştır.
Şam'da iken yazdığı Zikru'l-Akîl ve Tenbihu'l-Gafil (Akıllılara
Hatırlatma, Gafillere Uyarı) adlı eserinde tasavvufa meylettiğini açıkça
ifade etmiştir. Daha sonra da Nakşibendilik ve Şazelîliğe İntîsab
etmiştir. Yine sürgünde iken yazdığı EI-Mevakıf (Manevî Durak Noktaları)
adlı eserinde tasavvuf yolunda başından geçenleri aktarmış ve
Fransızlara karşı yürüttüğü 'cihad' yıllarını bu kitabında 'kendimi
bilmediğim yıllar' olarak tanımlamıştır. Nihayet Öldüğünde de vasiyeti
gereği, Muhyiddin Arabî'nin yanına gömülmüştür. Abdülkadir de
Fransızlara teslim olduktan sonra, tıpkı Gazalî gibi, dış dünya ile
bağlantılarını kesmiş ve iç dünyasına yönelmiştir. Burada yineliyoruz:
Onun için de yine aynı soru sorulmalıdır: Acaba Abdülkadir niçin
tasavvufa meyletmiştir? Pek çok kişinin ileri sürdüğü gibi, tasavvuf
insanî mertebelerin en yücesi olduğu için mi, yoksa bir başka nedenden
dolayı mı?
Burada toplumsal bağlamdaki örneklerimize geçmeden sorduğumuz sorunun
cevabını vermek istiyoruz. Yukarıda kısaca giriş yapıp örneklerde de
değindiğimiz gibi, tasavvufun çıktığı yeri 'hayat tecrübelerinin en üst
mertebesi' olarak görmüyoruz. Tasavvuf, hayatın bir oyun ve eğlenceden
ibaret olduğunun bilincine varıldıktan sonra ortaya çıkmaz; tasavvuf,
tecrübelerin insanı zorunlu olarak götüreceği nihaî mertebe değildir ve
tasavvuf hakikatin bilgisinin içinde gizli olduğu bir yol da değildir.
Tasavvuf bizce şu noktada ortaya çıkar:
1. Çözümsüzlükle karşılaşıldığın da,
2. Hayatla bağlar koptuğu anda.
Tasavvuf, Gazalî ve Abdülkadir örneklerinde görüldüğü gibi, uğraşılan
sorunlar karşısında âciz kalındığında yada sorunların yükünün ağır
gelmesi halinde ortaya çıkar. Kişi veya toplumun hayatla bağları
kesildiğinde mistik bir yaşam başlar ve kişi iç dünyasına, toplum da
durağanlık noktasına çekilir. Bu aşamada artık 'aklı' kullanmanın fazla
bir anlamı yoktur, 'kalp'tir asıl önemli olan ve kişi ve toplumun
rahatsızlıklarını dindiren; bir nevi anastezi (uyuşturucu) görevi
gören..
Gazalî hem uğraştığı felsefenin ona 'tat' vermediğini görmüş hem de
'uçurumun kenarına geldim' dediği yıllarda saltanatın el
değiştirmesiyle, siyasal desteğini kaybetmiştir. Sonra da hayata
küsmüştür. İşte Gazalî'nin sufiliği bu
aşamada başlamıştır. Abdülkadir Cezairî'nin tasavvuf yaşamı ise,
ilginçtir. Yine Fransızlara teslim olduktan sonra, yani fiilî
mücadelenin sona erdiği ve hayatla bağlarının koptuğu yıllarda
başlamıştır. O da sorunu çözememenin doğurduğu çaresizlik içinde iç
dünyasına çekilmiş ve huzuru orada aramıştır.
İnsan hayatında tasavvufun ortaya çıkışı böyleyken toplum hayatında da
tasavvufun yer edinmesinin temelinde aynı sâikler yatar. Aslında toplum
da insanlardan müteşekkil bir yapıdır ama onun kendine has bir
organizması ve bu organizmanın da kendine has işleyiş mekanizmaları
vardır. Bu bağlamda tasavvuf, toplumun 'genel iradesi' haline geldiği
zaman, toplum, içine kapanır ve hayatla bağlantılarını koparır. İslam
ümmetinin her alanda büyük bir atılım içerisinde olduğu ve dünya
liderliğini elinde tuttuğu ilk 5 asır süresince, toplum muazzam bir
devinim ve hareketlilik içindedir. Bilimde, sanatta, edebiyatta,
düşüncede ve teknolojide büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Fakat bu
atılım dönemi 5 asır kadar sürmüştür ve sonra İslam medeniyetinin bu ilk
parlak dönemi nihayete ermiştir. (İkinci atılım dönemi Osmanlı, Timur,
Safevî devletleriyle özdeşleştirilse bile, bunlar için ancak türev
medeniyetler denilebilir; çünkü özellikle düşünsel alanda ilk parlak
dönemden sonra daîmî bir gerileme sürecine girilmiştir, Afganî ve
Abduh'ların başlattığı 'diriliş' dönemine kadar da bu süreç devam
etmiştir. Dikkat edilirse tasavvuf ekolleri bu 5. asırdan sonra
kurumsallaşmış ve daha sonraki asırlarda da toplumun hakim eğilimi
haline gelmişlerdir. Önemli bir iddiadır ama. İlk parlak dönemin
ardından yine parlak bir medeniyet kurulamamasında tasavvufun yapısal
özelliklerinin etkili olduğu da söylenebilir. Hicri 2. yüzyılda İslam
ümmetinin birliğinin iyice bozulmaya yüz tutması ve 3. 4. ve 5.
yüzyıllarda da bu bozulmanın artık iyice netlik kazanması sonucunda
ümmet büyük bir kaos ortamına girmiştir. Hayat boşluk kabul etmediği
için, boşluğu 3. Hicri asırdan itibaren önemli gelişine kaydeden
tasavvuf doldurmuş ve 6. Hicri asırda hakimiyetini ilan etmiştir.
Aslında tasavvufun hakimiyetini ilan edişiyle birlikte İslam ümmeti de
yaratıcılık özelliğini kaybetmiş, hayata küsmüş ve çekilmiştir...
Bu konudaki yargımızı biraz daha somut hale getirmek için 80'li yıllan
yaşayan Müslümanların âşinâ oldukları bir vakıaya değinmek yararlı
olacaktır. Toplumsal bazda tasavvufun ne zaman ve nerede başladığını
araştırırken, bu örnek yeterince anlamlı olabilecektir. 80'li yıllar
herkesin yakından bildiği gibi, hem dünyada hem de Türkiye'de 'İslam’ın
canlanış' dönemi olarak nitelendirilmektedir. Türkiye bazında söylenecek
olursa, Türkiye'li Müslümanlar bu süreç içerisinde düşünsel bağlamda
gerçekten önemli mesafeler kaydetmişlerdir ve 90'lı yıllara gelindiğinde
bu birikim, kendisini siyasal ve toplumsal gündemin ilk sıralarına
taşımıştır. Müslümanlar bu süreç içerisinde en çok okuyan ve tartışan
kesim olmuşlardır. Canla başla çalışmışlar ve bu gayretlerinin sonucunu
da devşirmişlerdir. Kısaca bu süreç içerisinde Müslümanlar hayatla
bağlarını yeniden kurmuşlardır. Hayatı anlamaya ve onu çözmeye
çalışmışlar ve bu alanda büyük mesafeler kat etmişlerdir. Biz diyoruz
ki, bu anlamda bir hareketlilik başladığında tasavvufi eğilimler kan
kaybına uğrar. Zira çalışan ve sorunlarına çözüm arayan kişi, köşesine
çekilip kendi halinde birtakım ritüellerle meşgul olamaz. Hayat buna
müsaade etmez. Bu İnsan, tekkede yatıp-kalkmaz, zira onun diğer
insanlarla bağı vardır, onlarla ilgilenecek ve onlara doğrularını
anlatacaktır. Bu insanın hayatı, iman ve cihad'tan ibaret olacaktır.
Cihad etmesi için illâ da bir 'dış gücün' ülkesine saldırması gerekmez,
zira o her anını cihad içinde geçirecek ve her an inkılap yaşayacaktır.
Onun için İslam iki günün birbirine denk olmadığı sürekli bir
inkılaptır.
Yalnız burada önemli bir başka tespit yapmanın gerekli olduğunu da
düşünüyoruz. 80'İi yılların sonlarında, biraz da dış dünyadaki İslami
hareketlerin genel yapısında görülen değişimin etkisiyle, Türkiye'de
'irfan' adıyla tasavvufi eğilimlerin yine yer edinmeye başladığı
görüldü. Radikalizmin insanı kuru bir akılcılığa ittiğini ve
slogancılıkla bir yere varılamayacağını söyleyen Müslümanlar,
kendilerini Devrimci İslamın kurumsallaşmış mekanı olan İran kaynaklı
'tasavvufi' kavramlarla ifadelendirmeye başladılar. Aslında niyet
samimiydi; hiçbir şey yapmayan fakat ortalıkta asıp-keserek Müslümanlık
iddiasında bulunan tipler türemişti. Bunlar esasında radikalizmin
işportacılığını yapıyorlardı ve her değerli malın bir işportacısı
olacağı gibi, yeni filizlenen radikalizmin de işportacıları olacaktı.
Bunun doğallığını görmek yerine, Müslümanlar arasında bir grup, sorunun
aslında sahip olunan düşünce ve ilkelerden kaynaklandığını düşündüler ve
çözümü de 'irfani' boyutu güçlendirmede aradılar. Sonuçta şu pratikler
ortaya çıktı: Farz ve sünnet namazlarla mücahidlik olmazdı, bir de
evvâbin, kuşluk ve teheccüd namazları kılınmalıydı... Cumalara gitmemek
çözüm değildi; halkla birlikte Cumalar kılınmalı ve halkla birlikte
olunmalıydı... Anlamı bilinmese bile, yeniden, günde veya haftada belli
miktarda Kur'an'dan cüzler okunmalıydı... Herkes 'yolunu bulur, bir yere
kapağı atarken', radikallik yapılmazdı, ya filanca partiye ya da falanca
cemaate bağlanılmalıydı... Modernizm bizim radikalliğimizin içine
işlemişti, ondan kurtulmak gerekirdi. O halde mitik, ritik ve mistik bir
dünyaya doğru yelkenler fora edilmeliydi... Bu pratikleri uzatmak
mümkündür ve 80'lî yılları yaşayan bütün Müslümanlar, insanı ve toplumu
değiştirme arzularıyla yola çıktıktan bir müddet sonra işlerin bir
biçimde yolunda gitmediğini fark etmiş ve buna çözüm aramışlardır. Biz
yukarıda verdiğimiz birkaç bilinen örnekle, işlerin yolunda gitmemesinin
sonucunda bu tür 'tasavvufî' eğilimlerin ortaya çıktığını düşünüyoruz.
Tıpkı 2. ve 3. asırlarda Müslümanların Emevî ve sonra da Abbasî
tahakkümüne karşı dirençlerinin kırılmasıyla tasavvuf eğilimlerin ortaya
çıkması gibi... Evet Müslümanlar 80'li yılların başında enerjilerini
ekonomik olarak kullanamamışlar ve yorulmuşlardır. Bilinmelidir ki, her
organizma bir müddet sonra yorulur.
Müslümanlar da 80'li yılların başlarında çok çalışmışlar ve 90'lı
yıllara gelirken, fazla enerji tükettikleri için yorulmuşlardır. Eğer
bir sorun varsa, o da belki budur ve Tasavvufi eğilimlerin ortaya
çıkmasının da asıl nedeni budur.
O halde sorunun çözümünü tasavvufta 'irfani' eğilimlerde aramak boştur.
Müslümanlar yapılması gerekeni yapmalıdırlar, Bunu yaptıklarında
inanıyoruz ki, iç dünyalarına kapanmayacak, romantizme bel bağlamayacak,
'ilahî aşk' hikayeleri ile kendilerini tatmin etmeyeceklerdir. Zira
'dışarıda' onları bekleyen işler olacak, çözülmesi gereken sorunlar
onları bekleyecektir. Eğer imanları sağlamsa, eğer 'gönülden Allah'a
bağlıysalar' (Kanıtın), eğer 'seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma
dileyenler' (Müstağfirine bi'l-ebsâr) iseler, eğer 'mallarından infak
ederlerse' (münfıkîn] eğer 'zikir ehliyseler', eğer 'Allah'tan hakikaten
korkanlar iseler' (ulema)... İşte o zaman hayata 'hikmet' penceresinden
bakabilecekler ve ne akıl-kalp ikilemi yaşayacaklar, ne de kendi iç
dünyalarına kapanıp, hayata küseceklerdir.
|